Mayıs 17, 2011

Uzun zamandır rüya görmediğimden midir zihnimde hissettiğim başınç, soru işareti

Kısa, kopuk, bağlantısız yazacağım sanırım. Zaten aklımdaki her şey ki ne çok şey var anlatamam, onlar da dağınık, kopuk ve bağlaması zor. Ve öyle ki, bu benim aklımda değil sadece, orada zaptedemiyorum olanları. Bir cümlenin sonu gelmeden, diğeri son sürat çıkıyor ağzımdan. Kalp çarpıntısı ama heyecandan. Bir de aç karna(sesli düşmesi oldu ya, garip oldu bu kelime:) ) kahve içince böyle bi çarpıntı hissediyorum, ha bir de az önce okulumun güzel bahar bahçasinde, havuzun başında bi fırt sigara çektim. Aman tanrım bi kaç kadeh şarap içsem öyle bi kafa yapardı bende. Yanlış anlaşılma olmasın, bildiğin yasal sigara içtiğim, hem de yalnızca bi' fırt :) Bana göre sebebi, aç ve uykusuz olmamdı. Açlık demişken canlar, görenler bilir bildiğin kilo verdim hem de en 6 sından, dolu dolu 6 kilo :) Görenlerde görmeyenlere söylesin lütfen. Hatta gördükçe de motive edin, oooo vayyyyy wuhuuuu ses efektleriyle destekleyin :) Diyet demişken, yeme kısmında sıkıntı yok, düzene ayak uyduruyorum lakin içkiye getirilen sınırlama yürekler acısı. Diğer bakımdan ekonomik oldu, hani uzun zaman içmeyince direncin, sarhoş olma basamağın düşer ya, o bakımdan şu sıralar çabuk sarhoş oluyorum içince:)

Şimdi canlar, başta söyledim. Bu yazıda anlam, bağlam aramıyoruz, aklıma geleni yazıyorum şu anda. Hani dedim ya aklım çok dağınık ve dolu diye, rahatlamak için beyin boşalımı yaşayıp hazza ulaşmayı hedefliyorum, sonra da bi sigara yakıp( hani adettendir :)), kıçımı dönüp(pencereye) uyurum :) Az önce eve yürürken, marketin camının birinde bir yazı vardı' kuru yolunmuş tavuk bulunur', bulunmaz hint kumaşı bile daha arzu edilesi yahu. Hem kuru, hem yolunmuş. Hiç mi satış cazibesi olmaz bir ürünün. Bir de canım son bir haftadır negro istiyor, bildiğin hastasıyım. Ama diyetime çok sadığım. Bir şeyi kafama koyduysam, sonuca ulaşmak için çok takdire şayan bir disiplinim var hakikaten. Yani, övmek için söylemiyorum, zaten bu bazen sıkıntı yaratıyor.
İstediğin her şeye sahip olmak ya da sahip olmaya çalışmak zor, ama imkansız değil :) Bunu niye anlattım bilmiyorum, nasıl bağlayacaktım acep yazarken aklıma geldi ki yazdıklarımı silmiyorum biliyorsunuz, niye çünkü dil sürçmeleri, serbest çağrışımlar önemli demiştik bir önceki dersimizde, bunu bildiğinizi varsayıyor ve yani konuya geçiyorum. Yeni konuya geçmeden önce hatırlatma: Disiplinliyim, diyete devam ediyorum, canım negro istiyor ama hayırrrr!

Eski ama yeni konumuz, geçen yazının devamını yazacagım demiştim ama yazmayacağım. hani şu, evin kapısının zorlanma hikayesi vardı ya, o çözüldü. Anlatmayacağım, kusura bakmayın. O sıralar çok yogundum vaktim olmadı yazmaya, şimdi de hevesim kalmadı. Hani, uyuyamıyorum, meraktan çatlarım diyen varsa bi' chai tea latte ısmarlasın, ballandıra ballandıra anlatayım, böyle olmuyor.
2 gündür bi mutlu uyanır olduk her ne kadar yalnız uyansak da- tamam burda samimiyet namına çoğul konuşuyorum ama herkes de yalnız uyanmıyordur sanırım- sebebi malum aşk kokulu güzel hava. Dün bir mutluluktur anlatamam, geldi de gitmedi, aman da gitmesin zaten.

Eminönü-tahtakale. Son 2 gündür-evet havalar da son 2 gündür- sokak sokak gezdim. Bir sürü şey aldım, kendi takılarımı yapmaktan çok keyifalıyorum, her şey istediğim gibi. Her gidişimde bir sürü şey alıyorum. Her defasında da ilk defa gidiyormuşum gibi oluyor. Benim harikalar diyarlarımdan biridir tahtakale. Bir sürü ıvır zıvır, peynir, çay, hediyelik, boncuk, mutfak, banyo, yemek takımı, oje, krem, banyo takımı, gül kurusu, nar çiçeği, aşk böceği... Ne ararsan var. Hele içeri taraflara girmeye başlayınca taze çekilmiş kahve kokusu geliyor ya burnuna... oh mis... Bir yanda deniz kokusu, bir taraftan rüzgarın zarif dokunuşu, güneşin göz kırpışı, bol köpüklü türk kahvesi mutluluğu...

Bir de ayak parmaklarımla aramda bitmek bilmez bir savaş var, fazla özgür ruhlular, çorap dayandıramıyorum. Hani kocaman ayaklarım olsa, kabına sığmıyor derim de, neyin savaşını veriyorsun a benim güzel minik ayak serçe parmağım. canım. iyi ki varsın.

Çok yorgunum. Rose şarabı olsa... Kafamın içinde çok sesli orkestra... Tom Waits dinliyorum. Uyuyorum, ama dönüşüm muhteşem olacak!
Ornitorenk. Çok ritmik ve eglenceli değil mi, soru işateri
Or-ni-to-renk.

Keyifle...

Mayıs 02, 2011

Gariptan sesler duyulmuş, kapımız zorlanmış. Mağduruz, KOrkuyoruzVOL.1

29 Nisan Cuma, Öğleden Sonra


Ankara' ya gidiyoruz, ODTÜ' de NP (national platform) vardı. Güneş, en tatlısından okşuyordu göz bebeklerimizi. Mesaj geldi telefonuma, Amelie' den. ''Kapıda yaşlı bir adam var, durmadan konuşuyor ve anlamıyorum. Bir problem olduğunu söyledi sanırım. Türkçe anlamadığımı dca söyledim, kapıyı kapatmak istedim ama yüksek sesle konuşmaya devam etti. ÇOk korkuyorum. Evden çıktığımda, köşede oturmuştu. Mael ( amelie' nin misafir arkadaşı), bir problem mi var dedi ama adam 3. katı gösterdi ve problem problem dedi, bir şey anlamadım.'' Bi ürperdim mesajı görünce. Hani 2 yıldır oturuyorum şimdiki evimde, böyle bir şey başıma gelmedi. Hadi bakalım dedim, ama aklıma takıldı. Evet biraz korktum da. Çünkü 2 ay öncesinde tam bizim dış kapının önünde, amelie kapkaça uğramıştı. Ah be canım, avrupa mı sandın dedim. Sabahın 5 inde yürüyerek gelinir mi taksimden nişantaşına!!!! Elin fransızı geliyor arkadaş! Neyse istanbul yaşam klavuzu oluşturduk da bizimki yola geldi hiç olmazsa :) Ha işte kapıya biri dadanmış diye kaldı muhabbet cuma günü.

Dün gece geldim Ankara' dan(Ankara' yı da ayrı bi' yazıda uzunca anlatacağım ahali). Kapıyı açtım, kızların odasına daldım. Bizimkilerin fiX lafı: Kanka neler geldi başımıza!!!!! N'olur alıştıra alıştıra söyleyin dedim. Bu anahtar cümleden sonra akla gelen durumlar/deneyimler: Evi böcek basmış, alt komşuya hırsız girmiş, kiraya zam gelmiş, alt komşu bizi polise şikayet edecekmiş( ya o değil de alt komşuyla muhabbetimiz apayrı bi yazı konusu. Ancak, kısa bi anımızı bu parantez arasında anlatayım da, bi gülümseyelim: Şimdi canlar, eve daha yeni taşınmışız. eV Arkadaşım Büşra, kahvaltıdan sonra masa örtüsünü silkelemek istemiş ve bu işlemi mutfak penceresinden yapmış!!!- kızmayın büşraya! kendi deyimiyle;- kendisi prensesler gibi büyüdüğü için- pek anlamazdı o zaman bu ev işlerinden, lakin şimdi evin en hamaratı:) Neyse, Büşra' nın bu silkeleme işleminden kısa bir zaman sonra bi' ses duyduk, pencereye bir şeyler atılıyordu. Ta ta ta tammmmmmm! Yahu alt komşu/cadı/karı tam bi manyak ya. Kadın zeytin çekirdeklerini camımıza fırlatıyordu!!!!!!! Evet sofra bezinin içinde birkaç zeytin çekirdeği kalmış. Kabul hatalıyız, ordan çırpılmaz o sofra bezi. Ama arkadaş, cama da zeytin çekirdeği atılmaz kiiii!) Ankaradan geldim,girdim işte odaya, o malum cümleden sonra Aslı(diğer ev arkadaşım, kendisi kara kuğu diye adlandırır kendini. e biz de öyle:) ), dedi ki: Bugun hazırlanıyordum, bi' ses duydum, kapıyı zorluyordu sanki birisi. Korktum, bagırdım. Kapının deliğinden baktım, karanlıktı kimseyi göremedim. Adam aç kapıyı dedi. Açmadım. Aç kapıyı, ışıklarda problem var, ben ...( burada adını söylüyor, ama ben size söylemeyeceğim) onu yapacağım dedi. Sizi tanımıyorum dedim, açmadım. Sonra bi süre kapının karşısındaki merdivenlerde oturdu. Sonra da aşağıdaki dış kapının sesini duydum, etrafta kimsenin olmadığından emin olunca da kapıyı kilitledim çıktım!!!!!!!

Odada oturuyoruz bu son olayın anlatımından sonra. Hepimiz yusuf yusuf... Kapıya kaç kilit daha taktırsak muhabbetindeyiz. Kalakaldık kız başımıza. E uyuyalım çaresine bakarız dedik. Geçtim yatağa. Gözlerimi kapadım. Açtım. Kapatamıyorum gözlerimi. KOrkuyorum. Kapatınca eli yüzü yaralı, kanlı, dikişli yüzler geliyor gözümün önüne. Ve dudağımda uçuk şimdi...

Devamı var...
VOL.2 yi bekleyin, çok yakında burada!

Keyifle...

Nisan 24, 2011

ScUBa, Cosmİc giRl, FbU!


Yeşilyurt Spor Kulübü.. Havuzun başındayız, ekipmanlar tamam, hoca su altı yapacaklarımızı anlatıyor. Çok İstediğim bir şeyle karşılaşınca, 2 farklı tepki verebiliyorum; ya cok heyecanlanırım ve cok konuşurum, ya da böyle bi sessizlik sakinlik gelir, inanamam ben de 2. duruma. Nasıl uysal, nasıl köşesine çekilmişimdir anlatamam :) Tüp omzumuzda, havuzun kenarına oturmusuz, maskeler de takıldı, bırak kendini suya. 4 kişilik ekip, teoriyi pratiğe döküyoruz. Doyamıyorum bakmalara, sagıma soluma. Hani havuz altında neye doyamıyorsam :) Su altı astronotu gibisin. Ay' da da böylemidir, soru işareti. Sonra bonem saçlarımdan sıyrılıyor( şu bone bi' allahın kuluna yakışmaz mı yahu:) ), her saç teli su altında yeniden can buluyor sanki, yavastan salınıyor. O an dedim, her şey yavas çekim burada, hazlar doyumsuz. 40 dk sonra tekrar dışardayız,sanki 5 dk. gibiydi. Son olarak, ekipmanları bozuyoruz. Yemekti, muhabbetti derken ardından saat 10 olmuş akşam, eve geldim 11. İşte böyle...

Keyifle...

Yok artık, eve geldim ve işte böyle mi, soru işareti. Buna inanmadınız değil mi, soru işareti. Eve geldim canlar, üstümü değiştirip dışarı çıktım tekrar. Hayır, yorgun değildim. En korktuğum şey, enerjimin minimalist etkinliklerle tükenecek duruma gelmesi. Neyse, Flashback Unit(tık), göz bebeği müzik grubunumuz, sahnesine, şarkılarına, seslerine doyamadığımız güzel insanlar. Dün gece Balans Brau' da sahne aldılar, ne sahnesi ya mekanın tamamını aldı adamlar. Yok böyle bir kalabalık, enerji, sinerji, bilimum eğlence. Nasıl bir dans etmektir yaraebbim, Jmiroquai- Cosmis Girl çaldı mı, Ayşe kızım dedim, doruklardasın şu anda, keyfini çıkar :) Derken, sahnedeyim, dans ediyorum :) Adamlar 3 saat aralıksız sahnede kaldılar, inanır mısınız gençler, hala gelmediyseniz, bilmiyorsanız, üzülürüm sizin adınıza. Hele ki kendilerine ait bir parçaları var ki, keyif anlarımın soundudur:) Gelin, dinleyeyin, söylemiciiimm:) Eğer eksik kalmak istemiyorsanız benimkisi gibi keyif patlamasından: Takipte kalın beni ve ekibi :)( tık tık)

Keyif Dinlencesi(tıkito:))

Böyle güzel bir haftasonuydu benimkisi. Sınav haftasıymış bizim okulda da, öyle diyorlar. Lakin, severim ben sınav dönemlerini, gezmesi tozması bol, eğlencesi gür olur bende :) Evet, mezun oluyorum haziranda, zamanı gelmişti zaten...

Keyifle...

Nisan 21, 2011

Rojo, NoCHE, Feliz Cumpleaños, mE gUStas tu!


Ufaktan bir telaş herkeste, telefonda mesajlar, güniçi yoğunlugu, havada nisan durgunluğu.
Sanki dedi, düğüne hazırlanıyorum neden bu heyecan...


Günlerden... Boşversene günü, şanslı cuma gecesi... Hava temiz, yıldızlı, rüzgar üşütmeyip okşayıp geçenlerden... Bir masanın etrafında toplanmışız, dışarıdan izliyorum ama ben de masadayım. Herkes ne kadar güzel, ne kadar güzel insanlar, içten gülümsemeler. Yemekler yeniyor, bir yandan geçiyor aklımdan son dört mevsim. Şarap güzel, sohbet güzel. Gözlerimden yaş gelmiş ben bu insanlarla gülerken ve ağlamışımdır da omuzlarında bazen. Pasta geliyor, evet dilek tutmam gerikiyor, tutamıyorum, birini tutsam diğerini bırakacakmışım gibi hissediyorum. Düşününce, hatırlayamadım ne dilek tuttum. Aslında tutmadım dilek, teşekkür ettim. Yanımda olana olmayana, güzel dileklerde bulunanlara, anneme, babama, kardeşlerime, dostlarıma... Mutlu yıllar derken herkes bana, İyi ki dedim, iyi ki...İyi ki varsınız. İyi ki varsınız. Evet, hala küçüğüm( 23:)! ) ama büyüyorum sizinle. Yaşlanmıyorum, yaşıyorum. Bakıyorum zihnimin en ücra köşelerine. Dileklerinizin yanına anılarımızı iliştirin diyorum, o ücra köşelerden neler çıkıyor neler, nasıl mutlu oluyorum.

Me Gustas Tu:)

Yine o güzel cuma gecesi, sokaklar bizim, kafalar güzel, yüzde gülümsemeler. Bizimdi Beyoğlu, biz Bey Oğlu'nun!

*Rengi solmuş bir fotograf, hiç habersiz çekilmiş
Belli ki çok eğlenmişiz na na na naaaaaaa :)
Bir evde toplanmışız, herkez güzel giyinmiş
Belli ki çoook önemsemişiz, na na na naaaaaaa :)(Tık!)

Keyifle...

Nisan 06, 2011

En son kiminle öpüştüğünü düşünme! DüşünME

Blogspot kapandıydı açıldıydı derken bir müddet ayrı kaldık canlar. Ama ben biriktirdim. Bugun canım pek sıkkın, havadandır diyip geçesim var, geçilmiyor bazen işte. Bugün hep düşündüm, sonra bu eylemin ne kadar yorucu olduğunu düşündüm, ağır işçi misalı. Sonu yok, ucu yok, nerden geldiği bilinmez. An geliyor, belki de karpuz kapuğu misali, soru işaretleri aklında dönmeye dursun. Gözünü seveyim serbest çağrışım. Çıkar aklından at diyorsun, düşünMe dedikçe düşünüyorsun düşünmeyeceğin şeyi. Bu yüzden karşı konulamaz, kaçınılamaz. Büyüleyici, muhteşem... Korkunç... Evet korktum bugün düşündüklerimden, sonra düşünme kızım bunları dedim. Ne oldu? Evet, düşündüm, düşlerimden düştüm.

Hani kimseye anlatasın gelmez, anlatsan anlamaz sanki. Yüzünün düşmesini kimse yakıştıramaz. Sonra aslında gülmekten yorulmuşsundur belki, zorla yaptıgından değil, gayet mekanik, fizyolojik. Acı da tatlıdır ya bazen. Hani diplere vurmuş hissedersin. Bir nedeni yok. His bu. Sonra bir 'an' var, pervasız ve hesapsız sırf senin için var. Bir de diğer 'sen' var, o az önceki 'an' a karşı. 'an' ve 'diğer sen' iki geçimsiz sevgili. Hem birlikte hem ayrı.

Zıtlıklar ve engeller çok tahrik edici. Kışkırtıcı. Şimdi ben bu yazının başlığına 'sex bu kutunun içinde' desem, günde en fazla tiraja sahip gazete kadar okunur! Deneyelim mi? Tamam. Ne istediğini bilmemek de acıtıyor bazen. Bugün o kadar yabancıyım ki kendime, neyin kafası bilmiyorum. Birçoğunun yaşamak istediği hayat, sevdiklerim ve beni sevenler, kariyer adımları sağlam... Bilmediğin bir eksikliği yaşamak acı verici, bilinmez bir çıkmaz.

Kasvetli bir hava, gri bulutlar, moda' da bir cafe, 2 sıcak bardak, yakın ama artık yabancı 2 insan! Ne garip adam, ne zorlu kadın...

istemekle arzulamak aynı sonuca ulaşmaz bende. Tutku... Tut ki tuttu...


Keyifle...

Şubat 26, 2011

Sürpriz bu kutunun içinde :)

Sevgili blogumseverlerim :)

Cumartesi gecesinde evde olduğum nadir günlerden birini yaşarken, aklıma sizler için süpersonik bir teklif geldi. Malum nicedir FLASHBACK UNIT grubunun eventini paylaşıyor, sizi eğlenmeye davet ediyordum. Neydi, hafızamızı bir tazeleyelim :) :
Flashback Unit en sevilen parçalarla, 5 Mart Cumartesi sa: 22.00 de İstanbul Live' da olacak, ben de :)

Velhasıl şanslı 5 blogseverime konser davetiyesi hediye edeceğim ve bu şanslı 5 kişi yanında sevgili/ dost/ kanka/ abi/ flört/ takıntısını getirebilir :)5*2= 10 kişi oldu zaten, ok mis. Ne iyi bi insan oldum, mutluluktan dondum, tamam sustum :)

Süpersonik soru:
*Flaskback Unit grubu kimlerden oluşmaktadır?

o kadar iyiyim ki bu gün, ipucu da vericiimmmm :)
tıkla--- www.flashbackunit.com
Cevabı bilen/bulan arkadaşım bana facebooktan mesaj atsın, bileti kazansın :)

Keyifle

Şubat 16, 2011

Sağlık, organların sessizliğiymiş...

* dakikaları sayaraktan sabahı zor etmıssınızdır, sabah doktora gidersin, 8 tane penisilin iğne verir, ama daha önce hiç yaptırmadıysan alerji testi yaptır, 1 hafta yat dinlen, suya sabuna dokunma der. Ha bir de aksatırsam iğneleri; kalp romatizması, böbrek bilmem nesine kadar gider hastalık, süpersonik enfeksiyon kapmışım.

Ve hastane maceraları başlar:

* Hastane 1: Biz artık test yapmıyoruz , iğneyi vuralım.
A: Ama ben hiç kullanmadım bunu daha önce, belki alrjim vardır, dr test yapsınlar dedi.
H: Size kalmış, vurdurmazsanız hastalık ilerler.
A: Ama alrjim varsa da ölümcül olabiliyormuş.
H: Evet.
A: ha!?

Hastane 2: A: Önceki hastaneyle aynı diyalogla başlangıç.
H: Kendi doktorunuz ilgilensin, bizim doktorumuz bakmıyor, test de yapmıyoruz.
A: ...

Hastane 3: Testi yapmıyoruz, raporunuz varsa iğneyi dirakt yapalım.
A: Ya alerjim varsa?
H: Alerjiniz varsa, alerji testinde de aynı ilacı düşük dozda veriyoruz, ha 1 ha 5.

Aile doktoruna tekrar gidilir:başımdan geçenler anlatılır, test hala yapılmamıstır.
Dr: Yaptırsaydın keşke, yaptırdıktan sonra 10-15 dk oradan ayrılma, bir şey olursa acilde ilk müdahaleyi yaparlar!

Annem ısrarla arar: Ayşe sakın yaptırma yavrum, gel buraya burda hallederiz. Ateşin varsa sakın yaptırma, yok yok yaptırma.
A: Yarın gidiyorum annemin yanına, turp gibi olurum umarım. Anne çorbası, anne bakımı...

Ama şimdi çok kötüyüm, kafamın içinde dev bir orkestra var, davullar kulağımda çalıyor, başım pensenin arasına sıkıstırılmış gibi.

Sağlık, organların sessizliğiymiş...

Şubat 12, 2011

Kırık kalpler ülkesinde dolaşırken adamım, can kırıkları batar ayaklarına...

Geçmişte olanlardan mıdır hep ön yargılar, yoksa bilinmezliklerden mi doğar?
Koşulsuz ve sorgusuz yaşanmaz mı bazen, hiç mi?
doğru zaman ve doğru insan mıdır esas olan
ne zaman 'esas kız'sındır ya da 'esas oğlan' ?

Ne yapacağını bilmemek aptal kılıyor beni, ya çok sessiz kalıyorum ya da çok gürültülüyüm. Ne zaman konuşmam gerekse, suskunum. Susmam gerektiği zaman beceremiyorum bunu. İki yol varsa, hangisini seçeceğime karar veremiyorum. Can kırıkları engel oluyor çoğu kez seçmek istediğime. Yapma diyorum, üzme kendini. Ama bir de gün ışığım var benim, karanlığa kör kalan ve de gözü kara, olumsuzluk bilmeyen, ardımdan bilinmeyene itekleyen. Zaten istediğim de hep bu karanlıkları aydınlatmak...

Sonra biri görünür karanlıktan, varlığından emin olamazsın, ama yok da diyemezsin. İşte o zaman ışıkları yakmaya korkuyorum; ya sadece ben onu var kıldıysam ve varlığına inandıysam?

Orda mısın gerçekten?
Dinle ve düşle beni
ve inan bana, beni de inandır...

Şubat 10, 2011

Aşk, Tesadüf, Ayrılık, Kader

Müslüm Gürses 'Aşk Tesadürleri sever, kader ayrılıkları' deyince, kararan salon parlayan ekranla birlikte; Ayşe, kızım dedim, eline çantana at bakayım, peçete var mı gözyaşlarını silmeye. Kabul çabuk ağlıyorum, hele ki kışın. Ya şaka yapıyorum sanmayın, çok ciddiyim bu mevsimlerin benim keyfimin üzerinde büyük yaptırımları var :) Zaten pek arabesk ruhluyum bugünlerde, tavana bakarken yakalıyorum kendimi, gözlerim doluyor durduk yere, canım bir şeye mi sıkıldı, damlayıveriyor. Neyse başladık filmi izlemeye ilk yarı( maç gibi oldu) sakin atlattım. Yalnız zaten Mehmet Günsür'e tarif edilemez duygular ve fanteziler besliyorum, şu filmdeki sahneler, o incelikler, yok efendim kızın arkasından Ankara'ya gitmeler( tamam zaten gidecekti de...), daha başka ne bileyim gülüşler, hazine kutusunu saklamalar, inceden dokunuşlar, sağlam kararlı adımlar,bi de o hasta ilgiye muhtaç hali yok muyduuuuuuuuuuuuu... of ki ne offf! Dedim ya, çıtayı yükseltiyor bu adam, minicik şeylerle mutlu mesut geçinmeye çalışırken, adamın zerafetini görünce, tatmin olmaz oldum eldekilerle. Şimdi hakkını yemeyelim, kız da gayet güzel bence. Mehmet Turgut' u, ara ara görmek hoşuma gitti, Özgür' ün o loş taş evinin duvarlarındaki eserler de M. Turgut'un çalışmaları belli. Ayşe Arman, nasıl itici, yapmacık, cık olmamış. TNK grubunu da severim, ayrı bir renk katmış filme. Müzik diyince, filmdeki parça seçimleri çok iyi yahu. Hele damgasını vuran Şebnem Ferah-Hoşçakal dedi ya, o boncuk boncuk gözyaşlarımla bir çiçek büyütürdüm, o kadar diyeyim :) Velhasıl canlar, film iyiydi hoştu, derinden etkiledi, arayıp da bulamadığımızı gösterdi, bir de bunlara tesadüf dedi de, bir yandan bu kadarı ancak filmlerde olur cicim havasındayken, diğer yandan acaba, hani bi ihtimal dedim içimden; aşk tesadürlerle beni de sever mi ?
Film bitti, ışıklar açıldı, herkes yüzünü gözünü siliyor, dedik ki ancak içilir bunun üstüne, biraz takılır efendi efendi evime dönerim diyordum, ı ıh, olmadı yapamadım, sabah 4 te kafamı yastığa koydum, gerisini siz düşünün artık, hala denge sorunu yaşıyorum :)

o zamannnnnnn son günlerin 'en'leri :

film : e malum :)

mekan: Mitanni

müzik: Flashback Unit* yanına yıldızını da koydum, 5 Martta İstanbul Lİve'da olacaklar. Ben de :) rahat ayakkabılarınızı, en sevdiğiniz kıyafetlerinizi giyinnnnnnnn çünkü sabaha kadar dans edeceğiz :)

Keyifle...

Ocak 03, 2011

Büyüyünce Ne Olacaksın: DJ

Geçtiğimiz çarşamba gecesi, saat geceyarısını geçmiş, banyo yapmışım yatmışım, uyku okyanusunda yüzmek üzeredeyim. Uykuyla uyanıklık arasında. Ve kapı çalar, bizim kızların arkadaşlarıdır diyorum, takmıyorum. Sonra odamın kapısı, ardından ışık açılıyor. Ve ve veeeeeeee. Diğer gün sabah kalktım, otobüste sevda' ya anlatıyorum gece kimin geldiğini ama hemen söylemiyorum, bil bakalım kim dedim:) Öyle bi cevaplar veriyor ki, sabah sabah pek güldüm, çok da hoşuma gitti o isimleri duymak. Kimini de çok özlemişim, görmek istemişim bunu fark ettim. Hele biri vaar, öyle emin ki o olduğundan... İlk mesajda ' X' mi?' diyor, benim cevap yazmamı beklemeden, 'evet evet X' diyor, otobüsün içinde salak salak sırıtıyorum, cevap hoşuma gitti ya. Bendeki de ne mallık dedim, hayır o değil ya gelen üzülmem filan mı gerek bilmem de, o ismi sevda'dan da duymak hoşuma gidiyor. Şimdi bu yazıyı okuyan canımıniçi hatunlar nasıl da gülümsüyorlar, akıllarına malum isim gelince :) Ha bu arada L. değil akıllardaki isim, hani şu okuldaki, benim kendinden ' bir ışık huzmesi' diye bahsettiğim sevgili piç değildi, bu noktada yanılmalar, elemeler olabilir. Olaydı iyiydi :) Konumuza dönelim canlar, gelen biricik ortanca kardeşim Gülşah'tan başkası değildi. Elinde şirince şarabı ve yeni yıl cıngılıyla süzüldü odama. Şimdi böyle diyince beklentileri karşılamamış gibi oldu da, hoşuma gitti bu beklenmedik sürpriz. Sürpriz zaten beklenmedik olur yani beklenmedik olduğu için sürprizdir değil mi, evet. Ortanca kardeş deyince, gülşah pek sever ortanca çiçeğini. Ne dolandırdım lafı yahu...


Eğer gece yatmadan önce, yarın sabahın köründeki derse gitmesem mi? sorusu düşerse aklına, bil ki arkadaş sen o derse gitmezsin. O tehlikeli soruyu aklına getirmeyeceksin, hele bir de kışsa, o yatak sıcacıksa, okulda tek ders varsa, sevgilin yanındaysa ( bu madde benim için geçerli değil:) ) o ders yalan olur. Paragraf 'eğer' ile başlar mı? Issız acun öldi mu, ödlek öcin aldi mu? Gökyüzü neden bu kadar parlak? Babam böyle pasta yapmayı nerden öğrendi?


Şimdi popüler oldu ya blog çıkışlı kitaplar, nitekim iki tanesini birden toplamda 3 günde okudum. Biri 'Piç Güveysiden Hallice-Samihazinses', diğeri de 'Küçük Aptalın Büyük Dünyası- PuCCa. İkisi de güzel yani edebi açıdan değil tabii ki, o niyetle almıyor değil mi kimse bu kitapları? Bu farkındalıkla alınca kitapları, inanılmaz komik, gerçek, akıcı. Kadınların gözünden erkekler, Erkeklerin gözünden kadınlar, çocukluk, aşk, sex, ilişkiler. Ha diyorum ki ben de acaba, twitter ve facebook iletilerimi toplarlayıp çıkarsam bir tane:) bir dilek tutup, rastgele sayfa okur, dilekle bağlantı kurarsın :) Kitabın adı da: 'Ego da s*k gibidir; okşarsan kalkar .' Aslen kime ait bu laf bilemem ama bana bir arkadaşım söylemişti de günlerce gülmüştüm. Yalnız facebookta bi uygulama varmış, böyle iletilerini alt alta sıralıyor muymuş neymiş, zaten kötüyüm internet konusunda, bakındım da bulamadım. Gören -duyan -bilen olursa beni bi pokelasın :)

Yeni yıla yadigar, yılların emektarı saatimi kaybederek girdim, nasıl bir hüzün çökmüştü bileğimi boş görünce, o göz damlası sanki hazırda beklermiş gibi dökülüverdi, böyle gözler kısık uzaklara bakar triplerine girdim. Neyse dedim, noel babadan yenisini istedim, olmadı, babanın bütçesini aştı sanırım. E be Ayşem dedim yenisinin gelmesi için eskisinin gitmesi lazım dedim, teselli ettim kendimi. Ne çok bakıyormuşum saate şimdi boş bileğimle karşılaşınca farkettim.

Cuma günü 11 kişi atladık arabalara düştük Sapanca yollarına. Trafik mrafik derken o kadar güzel, şahane, mükemmel bir eve, ortama, alana geldik kiiiiiiiiii. Anam anam dedim, uzaktan eğitim olsa da ben kışı burada, şömine başında şarap içip, aşk edip, kitap okuyarak geçirsem, o kocaman bahçede salınsam, dolansam, kaybolsam dedim. Geldik işte, alışveriş yapıp yemek hazırlama kısmına geldik, yaptık, yedik, içtik, dans ettik, yeniyıl oldu, geçti, güneş doğdu, ayrıntılar da bize kalsın. Uyuduğum kısmı hatırlamıyorum ama bi ara pc başına geçip dj lik yaptım. Bi b*k olduğundan değil de, ses sistemi iyi olunca inanılmaz keyifli oluyor müzik dinlemek de, dinletmek de. Hani ben genelde dinleyip dans etmeyi tercih ettiğim için, o kısımla fazla haşır neşir olmamıştım, fırsat buldum oldum, o an kendimi buldum. Hani sorsalar ne olacaksın büyüyünce diye, DJ diyecek kafadaydım. Dedim ya nasıl uyuduğumu hatırlamıyorum ama en güzel yerde uyumuşum. Sabah enerjisine, keyfine hasta olduğum arkadaş salonda ' bursalı mısın kadifeli gelin' parçasını bilmem hangi tondan söyleyinve uyanıverdim uyumamdan 4 saat sonra. Ve sanki yine 4 saat önce uyuyan da kendisi değilmiş gibi, hadi toparlanın beyler, hamama gidiyoruz dedi, topladı gitti millet daha kendine gelememişken. Velhasıl bir kısım önce döndü İstanbul' a. Kalan ekip de evi toplarladık, adapazarı merkeze gittik. Ev sahibi arkadaşın ailesi bize ünlü ıslama köfteden yedirdi. Pek lezzetliydi ama birbuçuk porsiyon çok geldi, sabahtan beri alkolün de etkisiyle bir şey yemek istememiş kendimizi ıslama köfteye saklamıştık. Ardından karışık kabak, ekmek kadayıf, şekerpare gelip midelerimize inince neredeyse yerimizden kalkamayacaktık. Ardından onların evine geçtik, çaylarımızı yudumladık. Tekrardan ve tekrardan ilgili arkadaşa ve ailesine, yılbaşı gecesi bize yazlıklarını açtıkları, ardından lezzetli tatlardan ikram edip, mutlu mesut istanbul'a gönderdikleri, yüzümüzde kocaman gülümseme bıraktıkları için çokkkkk teşekkür ediyorum :)

Klasiktir ya her yeni yılda, eskinin kritiği yapılır. Çok zor bir sene geçirdim ben ama bir o kadar da keyifliydi. Çok gezdim, doşatım, yeni tatlar tattım, yeni arkadaşlar tanıdım, çocuk oldum, geliştim, büyüdüm, eğlendim, başa döndüm bazen, bazen sona gittim. Özledim, bekledim, gittim kimi zamanda. Alınteri döktüm çok, ama güzelce de soğuttum. Topladım, biriktirdim, fazla gelenleri bıraktım. Seveni daha çok sevdim, gideni bıraktım ama bazen ağladım, ağladığımdan fazla güldüm. Ben gülünce daha güzelim...


Keyifle...

Aralık 27, 2010

Ayşe'nin Ruhsal Aygıtı

Bir şey diyeyim mi? Evet. Bu sabah öyle bir heyecanla uyandım ki... Ya da şöyle oldu tam olarak; arkadaşım bendeydi, güzel yatağım çok rahattır ama salondaki koltuğun yeri de başka. sabah uyandım alarım çaldı. hayır böyle değil; alarm çaldı uyandım. yanlış yazdığımda silmeyi sevmiyorum :)yok biraz daha geriye alacağım. Gece yattım salondaki koltuğa, karşımdaki koltuğa da aslı yatacak ama hala yatmamıştı. Konuşa konuşa ya da dinleye dinleye uyumuşum, bi ara aslının heyecanla üztüme doğru geldiğini gördüm, keyif saçarken etrafa bir yandan da ayşe ne yaptımmmmmm benn bakkkkkk dedi, çok net hatırlıyorum o sıra rüya görüyordum, beyaz gökdelenler arasında yalnızdım. Bizimki gecenin bir saatinde sarmış JİBJABa yeniyıl videoları hazırlamış, izledim, güldüm, uymuşum.

Sabah... telefonum çaldı, alarm. Dışarıdan yağmurun sesi geliyor. 'dur'-'ertele'. 'eRTELE'. Bence, bir de '5 dakikanın tadını çıkar', 'Gülümse bebek, hadi günün hayali,ni kur' gibi seçenekler eklenmeli :) Şayet ben tasarlasam böyle bir şey, pazartesi sendromu ortadan kalkar :) Eldeki seçenekler kısıtlıydı, ertele dedim ama hayal kurdum. Kış, yağmur, yataktayım, sıcaktayım, içimde güzel bir müzik çalıyor. Alarm tekrar çaldı. Banyo yapmak için kalktım, ama içim üşüdü birden, pencereden baktım, banyodan sonra dışarı çıkmaktan hoşlanmam ya, tenime rüzgarın çarpişını hissettim ve ürperdim. Pek huyum değildir ama açtım bilgisayarı sabah sabah, belki müzik dinlerim dedim. Dinlemedim. Sayfamı açtım ve gördüm ders iptalini. Uyandım ya bi kere, yatamam tekrardan kıyamam günün geri kalanına. Zaten hayalimdir: her zaman 5 saat uyku yetebilse keşke. Daha çok kitap okur, film izlerim, gecelere sığmam, gündüzleri saklamam o zaman. Sonra bir enerji geldi, gitmek bilmedi. Şokellalı ekmek yedim, yanında sütlü kahve içtim, sabah sabah ne çok gülümsedim, bunu begendim. Keşke her gün böyle başlasa dedim...

Hani benim 1. sınıftan beri takık olduğum L. var ya,olmadık zamanlarda karşıma çıkıyor. Haftasonu da öyle oldu. Gece 3 te, Aslı'mın doğum günü kutlaması sonrasında çok alakasız bir mekandaydık. Sonra bir ışık huzmesi süzüldü içeri sanki. Bunu söylerken çok gülüyorum. Sonra nutkum tutuldu, adrenalin salgıladım ve sanki bu salgı içinde boğulacaktım, Yanımdan geçerken, sanki o salgıları üreten ben değilmişim gibi, sadece göz kırptık birbirimize ve takmıyor ayağındaydım. Tamam, lütfen, aptal demeyin bana. Açıklayabilirim. Bir şey diyeyim mi, Çocuk beni gram takmıyor. Ha ben de öyle yapıyorum ama diil mi? Of evet, ama bu biraz daha farklı, hisseder insan diil mi ama. Hissedecek bir şey yok yaptığı adamın! Ben mezuniyetime bu veletle gitmek istiyorum nokta

sabah sabah farklı kafalara çok hızlı geçiş yapıyorum
pazartesi sabahı playlisti:

heryl cole - 3 words featuring will.i.am
sophie zelmani - dream gets clear
andrew bird - sovay
mizan - my istanbul
shivaree - goodnight moonx
the coasters - down in mexico
jonny cash - i walk the line

Ama <3 href="http://fizy.com/#s/1am5wg">bu da :)

Keyifle...

Kasım 05, 2010

vize = keyif haftası


son sınıf olunca her şey biraz daha zorlaşır sandım da pek değilmiş sayın ahali. asla da yukarı fotograftaki modda geçmedi sınav zamanı. dün iki sınava girdim çıktım ki sınavlara da uyuyarak hazırlandım desem dogrudur, inanın :) dün sabahın 6 sında kalktım, bu vicdani bir rahatlamadır. hani sabah erken kalkıp bi okurum sınavdan once dersin ya, ama ben güzelce kahvaltı yaptım:) e sonra giyindim, süslendim en cool halimle yola koyuldum ki bi baktım saat daha 8 :) evet o saatte okuldaydım. e güzel geçti ama sınav, yılların deneyimi :) sonraki niteliksel arastırma yöntemleri dersi hakkında hiçbir fikrim yoktu. kütüphaneye çıktık sevdayla. tüm anlatacak ne varsa o vakit gelir aklıma, kütüphane:) yarım saat çalıştık= kopya hazırladık sıkıldık, bahçeye indik. güzel havuzun kenarına oturalım da iki kelam edelim dedik. tattatattatatata taaammmmmm, evet benim 4 yıllık yanık aşkım L,tek başına oturuyordu dalgın dalgın. izlemeye aldık sevdayla. ya pislik herif bariz bi hatunla mesajlaşıyordu. bu esnada sevda bana bıraz sonraki sınava çalıştırıyor güya, o niyetteyiz ama L, karsımda olunca toplarlanamadım-k. sonra tüm bahçe ahalisi tanıdık olunca lafladık sınava kadar. ama iyiydi sınavlar, bence olmuşuz pişmişiz biz, mezun etsinler :)

ya ben eminönünü seviyorum. o olakasızlıgı, kalabalığı. akşama kuru patlıcan dolması yapacaktık bizde, dolma alamaya gittik. dolmacı sevdaya aşık oldu:) zor kurtardık kendimizi ama ucuza aldık, kısa günün karı oldu :) öncesinde lokumcuya girdik,herbir lokumu denemekten karnımız agrıdı zaten, kahvenin yanında yemek için narlı antep fıstıklı lokum aldık, tavsiye ederim. hooooppp ordan karaköy, hopp taksim. taksimde benim beğendiğim adamlardan birini gördük. of ne karizmatik adam ya, zaten hoş adam diyip duruyordum sevda da begenince piyasa değeri arttı adamın. tüm gece bu piyasa değeri üzerine geyik yaptık :)

evde dolma sarma yaptık yedik, türk kahveleri yapıldı lokumlar yanında, sonra sevda bize çokkkk lezzetli, nefis chai lattesinden yaptı. kış mevsimi için en ideal içecek, en azından benim favorim. süt, kahve, tarçın varsa ben de varım :)

keyifle...

Ekim 27, 2010

Kasvetli, iç sıkıcı bir kış yazısı !

İlk defa çapadaki dersime gittim bu sabah. 8.45. 8.46da girsem almaz içeri, o kadar diyeyim. Kasvetli, yağmurlu bir sabah, derse yetişebilme telaşım. kahretsin midem bulnıyor bu telaş içinde. neyse dersteyim. keyifli geçti, unuttum bi muddet midemi, telaşımı. ve sonra henüz sabahın 10 u, başladı koşturmalarım. Ortaköy'de bir işim var, ona gitmeye çalışıyorum, yetiştirmem gereken bir evrak var, bankaya gidiyorum sonra, hesap açtırmam lazım, cüzdanım çalındıktan sonra henüz çıkartamadım kimliğimi ama buna dair tüm tutanaklarım yanımda. Nüfüs müdürlüğüne gidiyorum tam, öğle arası. bu sırada, tez araştırmamı yapayım diyorum, bahçeşehir üniversitesine gidiyorum, nüfus cüzdanım yok diye giremiyorum. Her zaman alırım yanıma ama bugün şemsiyem yoktu, delice bir yağmur yağıyor, midem hala bulanıyor, ıslanıyorum. lanet olası şemsiyeciler demek istiyorum bu noktada, yoklar ortada. Normalde neredeyse güneşli havada adım başı on tanesi çıkar karşına, yoklar şimdi. kuvvetli bir küfür sallıyorum, derken yanımdan hızla bir araba geçiyor o yağmurda. Evet sırılsıklamım şimdi tam anlamıyla. daha kuvvetli ikinci küfrü ediyorum. hiç bir taksi durmuyor, otobüsler dolu, durmuyor. Beşiktaş' tan Ortaköy' e yürüyorum ve yeni çizmelerim ayağımı fena vuruyor.

Aklımda sadece, sorular, sorunlar, sınavlar, ilişkilerim, ilişkisizliklerim, sıkıntılarım, kirli sepetim, kredi kartı borcum..... Offf çok darlandım, o an kalkamadım bunların altından. Atsam kendimi şu hızlı arabaların altına, ıslak yollara dedim. tüm sorular da sorunlar da yok olur benimle dedim bir an. o an... sorunların beni çıldırtması için çok kısaydı o an, sorunlardan kurtulabilmek için çok uzun. heyse ki bir andı ve ortada hiç araba yoktu. Kimseyi görmek istemedim o an, duymak da.

Nasıl oldu bilmiyorum, eve geldim şimdi. Kapıdan girmemle ağlamam bir oldu. Nasıl bir ağlamaktır, nefes nefese. Hıçkıra hıçkıra. Elim viski şişesine gitti. Dudaklarım uyuştu, gözyaşlarımla buluştu alkol, tenimi yaktı ikisinin buluşması ve de içimi. Kustum sonra.

şimdi kafam uyuşmuş, kapalı telefonum, gidip gelmeli aklım, yanaklarım kızardı. Yine bir an gelsin ve gitsin kötü olan her şey.

Ekim 24, 2010

Ayşemsi gökyüzü aşkı... Sevdalı Bulut' tan...


...

Ayşe kız bir öpücük yolladı parmaklarının ucuyla buluta. Ayşe kızın öpücüğü buluta ulaşınca, bulut şöyle bir şaşırdı, ama sonra toparlandı, koskocaman bir gül biçimini aldı. gökyüzü gökyüzü olalı, bu mavi atlasa böylesine güzel, böylesine iri ak bir gül açmadı. Ayşe kız bu ak gülü hayran hayran seyrederken, bulut yine kımıldandı, yayıldı, toparlandı, yürek biçimini aldı, yani bulut oldu yine. o günden sonra bulut, Ayşe kızdan ayrılmadı.

Nazım HİKMET

Benim gibi, çimlere uzanıp bazen
bazen içimde dans eden müzikle, tenimin ritmiyle
bazen norah jones fısıldarken kulağıma
izlemeyi seven bulutları, geceleri yıldızları
yan yana, yalnız olmak aynı zamanda
susmak, bazen çok konuşmaktır gökyüzünün altında.


keyifle...

ayşe

Ekim 10, 2010

haftanın çıkışı; CHİCAGOOOOOOO


Kaldığımız yerden devam edelim hadi. Kapkaç olayından sonra aldığım manevi destekle cookkk hızlı bir şekilde toparlandığımı söylemiştim. Tatilden istanbula döndüğüm günün hemen ertesi, caddebostanda bi görüşmem vardı. sabahın erken saatlerinde metrobüse gittim, akbil basarken babamla telefonda konuşuyordum. Bi bayan geldi yanıma, yaşlı. kızım rica etsem benim yerime de okutur muusn kartı, dedi. Ne demek teyzem tabii ki dedim. geçtik ard arda turnıkelerden. kendini anlatma çabasına girdi birden, cüzdanını evde unutmuş, zor durumda kalmış. mahçup bir şekilde izah etmeye çalısıyor durumu bana. ince bir noktaydı bu benım için. başıma gelen kap-kaç olayı cok yenıydı( bkz: hemen önceki blog yazım)benim için. Çıkardım bir miktar para verdim, zor durumda kalmasın tek başına diye. elimi tuttu, nasıl dua etti bana anlatamam. Her şey gönlünce olsun, kimseden böyle bir şey isteyemezdim, dedi, sarıldı bana. Nasıl iyi geldi güne böyle başlamak. daha bir gün öncesinde benzer zorluk içindeydim, en yakınlarımca destek aldım. şimdi benzer bi desteği yapmak için önüme fırsat cıkmıştı. sonra dedim ki, o kadar sanslıyım ki ona yardım edebilmem ve bu mükemmel duyguyu hissedebilmem için o teyze beni seçti. onca insan arasından. tüylerim diken diken oldu. cok huzurluydum, mutluydum. böyle başladı haftam, şimdi sonuna gelince haftanın, geçen gunlere bi göz attım. güzel başlayan güzel gider...

ve gelelim haftanın jokerine---> CHICAGO müzikali :) aman tanrım muhteşem. dans, müzik, tutku! nasıl anlatılır bilmiyorum ama mutlaka gidin mutlaka! Bilet için teşekkürler 'R'.

Ve bir teşekkür de Sevdama gelsin, basıma gelenlerden dolayı, bir türlü bilet alamadığım filmekimi için, bana bilet ayırdığı için :)

haftanın şarkısı: all that jazz :)

tüm gün vücudumda dolaşan, aklımı başımdan alan, ruhumu çalan şarkı: cibelle- green grass... sanki biri bana fısıldıyor bu şarkıyı. sürekli... ve sürekli...


Keyifle...

Ekim 05, 2010

dikkat! sex ve seyahat doludur!

30 eylül perşembe

16.15 evden çıktım elimde bavul, feribota yetişebilme telaşı. atladım taksiye, nişantaşından osmanbeye 15 dakikada çıktı, trafik fena. indim taksiden, otobüse bindim, akbili çıkarttım, okuttum, cüzdanıma koyup cüzdanı da çantaya koydum, fermurarını kapattım çantanın. Gerçekten kapattım.
16.45 evet hala taksime bile gelemedim, hala trafik, beyaz telaş...
17.15 taksimde otobüs, 69A. Yenikapıya gidiyorum, bursaya gidecegim. 17.30 da bursa feribotu. telaşımın rengi değişti. ay yetişemiciimmm sanırım.
17.30 evet, yetişemedim:) neyse dedim, yalovaya geçerim, ordan da bursa zaten 1 saat. biletim yandı bursa için, yeni bilet alacagım. çantamı açtım. yok! cüzdanım yok! tamam ayşe sakin ol, altlardadır, ara karıştır zamanla yarıştır. yok! cüzdanım yok!

şimdi elim titriyor, telaşım karardı, gözlerim doldu. cüzdanım yok! yani; kimliğim, nüfus cüzdanım, param( ki aslında N.Ş.A'da yanımda yüklü para taşımam; ama normal dışı bir durum----> tatile gidiyorum olimpos'a), kredi kartım, hesap kartım, ilk defa oynadığım iddianın fişi(3 lira yatırdım, kazanırsam 115 L alacaktım; ama hala bakmadım, ilk defa kazanmak istemedim), usb, onemlı kartvizitler.... evet bunlar da yok artık...

İDO-yenikapı'da, iskelenin ortasında salya-sümük ağlıyorum. eve dönecek 5 kuruşum yok, şarjım bitmek üzere. zaten eve dönmek değil; tatile gitmek istiyorum ama param yok artık, keyfim kaçtı, gözlerim şişti...

Öznuru aradım, ama ağlamaktan nefes alamıyorum. korktum da çünkü, hiçbir şey hissetmedim olay anında. öznurum ayrı panik oldu. bi yandan annem aradı ağlıyor, ayşe nolur ağlama diye, kardeşim arıyor ne olursa olsun geleceksin diyor, öznurun patronu; ne kadar paraya ihtiyacın varsa gonderıyorum diyor ki bunu diyen insan beni hiç mi hiç tanımıyor, tek bildiği benim bu tatile gitmek istediğim.

İskelenin kafesinde oturuyor bi yandan telefonumu şarj ediyorum. Evet hala durmaksızın aglıyorum. Öznur bana yalova bileti alıyor internetten, gideceksin tatile diyor. Yalovaya git ben ınternetten bursa biletini de alıcam, aktarma yapacaksın diyor. Ama benim yalovaya gelince otobüs termineline gidecek dolmuş param bile yok diye derdimi anlatıyorum. Karşımda bir kadın oturuyordu. Telefonu kapattım. paran mı çalındı, ne kadara ihtiyacın var? dedi, teşekkür ettim, arkadasım benı alacak dedim, ama elimde yalova bileti vardı. Nereye gıtmek ıstıyorsun dedi, Bursa dedim. Çıkardı 30 lira vermek istedi bana. Hiç tanımadığım bir kadın, hiç karşılıksız 30 lira veriyor bana. almadım. alacaksın o parayı dedi, direndim; direncimi kırdı sonra, borçlandım aldım. Bu iyiliği yapmama izin ver dedi, bu paranın değeri yok ki...

Ben de Bursa' ya gideceğim Yalova' dan, seni bırakırım arabayla dedi. Nasıl yani? evet aynen böyle. daha 1 saat olmadı, şerefsizin biri insanlık dışı bir şey yaptı. ve şimdi bambaşka biri tam tersi bı hareketle karşımda. Bursa' da gideceğim eve kadar bıraktı beni sevgilisiyle.



Ben bugün de ağladım. Bazen çok korkunç dünya. İçimdeki merhametin kaybolmasından korktum, ağladım. Ama şimdi... Sadece cüzdan kaybettim ben; ama bi yandan nasıl mutlu oldum. Ne cok insan aradı beni, sevdi beni, üzüldü benim kadar.

Ve bugün dedim ki gözyaşları içindeyken ben, çok sevdiğim bir arkadaşıma: o kadar duygulandım ki, çok sağlam insanlar var etrafımda ve varlıkları beni güçlü kılıyor. o da dedi ki bana: sen bu kadar sağlam bir insan olduğun için onlar sağlam ve varlar ayşe. sen hep gül ayşe, sen hep gül... son gözyaşım sağlam dostlarım, arkadaşlarım için aktı. Teşekkürler...

p.s: tüm pislik heriflere, insanların gözyaşlarını akıtıp, hayallerinin seyriyle oynayanlara sex ve seyahat dolu bir mesajım var: S*ktir Git !

coming soon :) olimpos tatili
avcılarda denize nazır türk gecesi
LBD

Keyifle.

Eylül 25, 2010

playlİSTanbuljazzMavİSTanbuljazz




Çok mutlu, çok keyifli, çok şanslı, çok güzelim:) bugün :). Sanki tüm gün bulutların üstündeydim. beyaz yumuk yumuk bulutları, parlayan güneşi, yıldızları seviyorum. Farkettim ki, ben gökyüzünü seviyorum.

Sabah 6 da eve girdim, deliler gibi dans etmiş, içmiş, geceyi kapatmıştım Beyoğlu' nda. Ah beyoğlu... Gece. Gündüz. Aklımı başımdan alan, tutkulu anlar yaşatan, hayata her defasında bağlayan, gözyaşlarımı kendime saklatmayan Beyoğlu, kimin oğlu?

6' da uyudum ya bu sabah, kalktığımda sarhoştum hala; çünkü yine sabah 9 da uyandım. güzel bir duş alıp yorgunluğumu su damlalarıyla gönderdim uzaklara. Yeni güne az uyku ama bol keyifle hazırdım ve attım kendimi sokaklara.

Simit+ peynir+ domates+ çay+ muhabbet= güzel günün play tuşu sanki :)ardından Akbanksanatın Mavijeans ile yaptığı atölyeye rezervasyon yaptırmış biricik arkadaşım, ona gittik. kapıda bekliyoruz, 25 kişiyiz. Olay şu ki, tişört tasarlayacagız, tema; istanbul ve caz. Kapıda bekliyoruz, insanları dinliyorum usulca. Herkes tasarımını kurmuş, içeriye girip başlayınca ne yapacağını biliyor. Bense ilham perisinin beni içeride bulacagına inanıyorum. Zaten Sevda sadece gel dedi, sadece gittim. Sevdam gel derse bana, sorgusuz sualsiz giderim her yere. Sadece tişört tasarlayacagız, kafa dağıtacagız diye düşünüyordum. Evet böyle oldu zaten, ama ek olarak şunu söylemeliyim: En çok beğenilen tasarımı mavijeans tişörtlere bastıracakmış.

Girdik içeriye, sade, ferah bir oda. Masaya oturduk. Önümüzde tişörtler, boncuklar boyalar, pullar, iğne- iplik, kagıt, kalem, fiyonk... Fonda klasik müzik. Ah tanrım cennete düşmüş gibiydim. Bir de ben kırtasiyeleri de çok severim. 2 saatimiz vardı, kendi düşümüzü sergilemek için. Biraz gezindim önce, karaladım kagıda birkaç bir şey, bir baktım gelmiş omzuma ilham perim. Benim tişörtüm beni anlatmalıydı; renkli, zengin, duru olmalı ve aşk kokmalıydı. Ah ne keyifli ve çabuk geçti o 2 saat. Bizden önce katılan bi ekip daha vardı, onların tasarımları arkamızdaki iplere asılıydı, biz de astık eserlerimizi, isimlerimizi iliştirdikten sonra. Gerçekten çok çok çok güzel tasarımlar vardı, tişörtleri resmen tablo gibi kullanıp boyaları adeta seviştiren çalışmalara hayran kaldım. Aklımız tişörtlerimizde kaldı, orada bıraktık kendimize şans dileyip.

Sonra yemek yedik ve yavas yavaş demlendik. Gün ışıgına elveda diyip, ay ışıgına gülümsedik.

Ve ben bugün çok sanslıydım. Mükemmel bir dostum vardı yanımda, ki o hep var. Evime 5 dakika uzaklıktaki klinikte, bir psikologun yanında staja başlayacağım haberini aldım. Eve geldiğimde maillerime baktım, yer almak istediğim bir projeden kabul maili gelmiş, kardeşini seç( www.kardesinisec.com) kampanyasında istegim onaylanmış, haftaya Olimposa gidiyorum... Oh mis :)

Ne dilemiştim geçtiğimiz haftanın başında?- bir planım yok, bildiğim bir şey de yok; ama bu hafta çok güzel olacak. Bir planım yoktu ama isteyince her şey güzel olacaktı, olurdu, oldu...

Eylül 24, 2010

... olmak ya da olmamak mı olmuş tüm mesele?

Seven in İstanbul, in Turkish. bugünün etkinliği buydu. Gerçi dün gece öyle bir gece geçirdim ki, tüm haftaya bedeldi; lakin sabah çok güzel uyandım çabuk toparladım. efendim şöyle ki, nuri alço' yu fazla kaçırmışım( 1 şişe kadar :) ), tek hatırladığım bu, ha bi de gece nasılsam baştan aşağı aynı kostümle uyandım sabah, blazer ceketim de dahil :)

Seven, yedi kadın hakları savaşçısı kadınla yapılan röportajlara dayalı bir dokümanter tiyatro yapıtı.

Bu kadınların yedisi de özgürlük ve adalet uğruna imkansızı başarmış kadınların öyküsü. Yedi tanınmış kültür profili sahne alarak bu kadınlara ses verdiler (Lale Mansur, Ece Temelkuran, Füsun Demirel, Zeynep Eronat, Şevval Sam,Fethiye Çetin,Belçim Bilgin Erdoğan).

Yedi, insan hakları konusunda angajman yaratmaya ve aynı cesaretteki daha çok kadını gerçekliğini paylaşmaya çağıran bir oyun.

Metin çok güzeldi. Şimdi aklımda şu replik kaldı oyundan: ' insan hakları, çok iyi saklanmış bir sır mı?'

proje çok anlamlı, gerekli ve başarılı gerçekten; ama bence eksik yanları vardı. Öncelikle sanki tiyatro okuma provası tadı çok yoğundu, bi ara esner gibi oldum açıkcası. ben biraz daha görsel yatırım bekliyordum. Oysa ne oldu? 7 tane başarılı kadın yan yana, sandalyeye oturdular, hepsi siyah giymiş, arkadaki perde de siyah idi, metni okudular. Dertlerini anlattılar eyvallah, ama olaydı bi kaç aksiyon o siyah perdenin üstünde, eminim daha çarpıcı olurdu her şey.

ordan çıkınca istiklalde bi kahve molası, ama bu kahve molası neredeyse iş toplantısına döndü:) yakında yeni projelerdeyim :)

eve geldim, evimin diğer hatunları internetten dizi izliyorlardı: ' Fatmagülün suçu ne? ' Pek dizi kültürüm yoktur açıkcası, yabancı dizi izliyorum genelde, ama o da düzenli değil. Oturdum izledim biraz,sinirlendim kalktım sonra. Fatmagül köyde yaşayan bir genç kız, nişanlanmış köyün yağız delikanlısıyla. Nişanlısı çalışmak için bi yere gitmiş, kıza zengin şehir piçleri tecavüz etmiş. sonra olayı inceliyor polis, olay yerinde. Tam bu kısımda geçtim ekran başına ve gördüklerim sinirlendirdi beni. Kızın kaynanası olacak kadın; oğluma ben bunu nasıl söylerim, nişanlın kirlendi nasıl derim, diye feryat ediyordu, herkes bin perişan; ama kimsenin tecavüze uğramış kızı, kızın ruhundaki yarayı, red edilişini, kendi suçu olmadığı halde kendini cezalandırılacağını düşündüğü yok. yok namusumuz kirlendi, nasıl bakarız insanların yüzüne?! Ne bencilce bir tutumdur bu!

Tabi türk dizisinin gidişatı belli; nişanlısı red edecek, köy ahalisi kıza uzaylı gibi bakacak, ailesi bile pislik gibi davranacak. Niye? Çünkü; bir kere bekaret gitti ya, artık o zar denen şey yok hani!!! Aman tanrım ya, insanları böyle değerlendirmek ne korkunç. asıl zar, bu zihniyetteki insanlarin beyinleri ve ruhları arasında ki, o da çok kalın bir zor olsa gerek yıllarca delinemeyip de içeriye gün ışığı alamayan.

Bakire, ' olmak ya da olmamak; işte bütün mesele bu' mu dur?? Kaç kitap yazılır bu söze ve neler anlatılır sayfalarca, sayfalarca farklı konu üzerine...

olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu.
düşüncelerimizin katlanması mı güzel,
zalim kaderin yumruklarına,oklarına?
yoksa diretip bela denizlerine karşı
"dur,yeter" demesi mi?
ölmek,uyumak sadece.
ama düşünün ki,uykuda düş görebilir insan!
işte bu kötü.
çünkü ölüm uykusunda,
şu fani bedenden sıyrılıp çıktığımızda,
göreceğimiz rüyalar bizi duraksatır ister-istemez.
yoksa kim katlanırdı zamanın kırbaçlarına,küfürlerine,
zorbanın haksızlığına,kibirli adamın hakaretine?
hor görülen,aşkın acıların,adaletin gecikmesine,
devlet görevlisinin kendini bilmezliğine;
sabırla bekleyen erdemli kişinin,
değersiz insanlardan gördüğü muameleye,
yalın bir hançer darbesiyle hesabı kesilecekken?
kim katlanırdı,bu yorgun yaşamın yükü altında
hormurdanıp terlemeye,
ölümden sonraki bir şeyin korkusu olmasaydı!
sınırlarını geçenin bir daha dönmediği,
o bilinmez ülkenin korkusu kafamızı karıştırıp
bizleri,tanımadığımız dertlere koşup gitmektense,
başımızdakilere katlanmak zorunda bırakmasaydı?
işte bunları düşündükçe
ödlek olup çıkıyoruz hepimiz,
ve işte böyle kararlılığın doğal rengi,
endişenin soluk gölgesiyle bozuluyor;
bulutları hedef alan büyük ve iddialı atılımlar
bu yüzden yörüngesinden sapıyor
ve bir girişim olmaktan çıkıyor adları.

(bkz.: william shakespeare)

Eylül 22, 2010

an parçaları...

14 Eylül 2010/ sabiha gökçen havaalanı
saat: 06.15



Adana' ya gidiyorum. Gülşah yanımda şimdi, bindiğimiz anda uyudu, uçaktayız.
tüm kış heyecanla beklediğim yaz geldi; anlamadan, tadına varmadan geçti...

...

Ve şimdi çok güçlüyüm, bir yandan da çok zayıf.
çok kazancım oldu belki, ama ya kaybettiklerim?
şimdi tatil mi başlıyor; yoksa yeni bir maraton mu?
uçak havalanıyor, işte bunu seviyorum...

ayşe
-----

22 Eylül 2010/ Beşiktaş
saat: 19.58

iki adam konusuyor yanımda:

x: abi sence anladı mı yalan söylediğimi?
y: kesin anladı!
x: ne yapmalıyım sence?
y: gönlünü almalısın.

ayşe: inanmak ve güvenmek tekrardan denenebilir mi?
----

birkaç keyif önce/ keyifli bir köşe
saat: önemi yoktu, bilmiyordum da

* : nasıl hissediyorsun?
# : kendimi bulmuş gibi, hem de kaybetmiş...
----

yeni bir şey öğrendim, pek hoşuma gitti ;)

"gay" kelime anlaminin "mutlu,keyifli" manasina geldiğini, tam olarak tercih ettikleri ruha sahip olmanin hazzini doyasiya yasadiklari icindir "gay" ile isimlendirilmelerinin nedeni ;-)))

Eylül 21, 2010

gülerken boğazıma rüzgar kaçtı bugün :)



..... veeeee okullar açıldı!!!! aman tanrım nasıl geçti 4 yıl?( fonda, nasıl geçti habersiz adlı müsiki eserimiz çalsın:) )ayşe yıldız okul sahalarında boy göstermeye başladı,o kadar düzenli gidiyorum ki son 2 gündür okula (evet okul dün açıldı, 2 gündür çok istikrarlıyım, başarımın devamını diliyorum:) ) bugün ama fenaydı, dün gece 2 civarı yattım, sabah 8 de kalktım. Aklımda okuldaki 'ailede ensestüel' konferansına her zamanki şıklığımla :) gittim. Baktım, ortalık bi sakin. hayır dedim içimden, çanlar kimin için çalıyor? evet ayşe senin için! acı gerçekle karşılaştım, aslında tam 1 ay sonrasındaymış konferans. hangi kafadaydım acaba konferans tarihini not alırken ajandama :)

çok sevdiğim hocam dedi ki, ayşecim git evine yat, hava zaten fena!!!! ta ta ta tammm! birden çok cazip geldi bir an, ama kısa bir andı :) yok dedim, olmaz dedim, hadi ayşe kalk git işine, takıl dedim.

keyif eşlikçilerimden birine bi telefon, buğulu bir ses karşıladı beni, u beybi :) hadi dedim, sabah kahvesi... hooppp onu beklerken taksim meydandaki sahaflara gittim. Çok güzel şeyler aldım, vakit nasıl geçti anlamadım, param da bitme sinyalini verdi, tüm gün dışarıda olacaktım, kartımın limiti doldmuştu, hesap kartım kaybolmuş ve banka hala yenisini göndermemişti!!!!! bi an bi panik oldum; ama kısa bir an :) param yoktu ama keyfim vardı, sonra bedava içeçek kuponum vardı, yemeklerde indirim vardı, oh mis :)

daimi gündüz mekanlarımızdan galatasaray neroda takıldık, konuştuk, gülüştük. yahu, bu hatun kısmında muhabbet hiç mi bitmez? bitmez :)

bir ölçek yaramaz, göz kararı zibidi, çok tatlı kaşığı keyifli hissediyorum şimdi. bunları kocaman bir kaba koyup kulak memesi kıvamına gelinceye kadar karıştırınca ortaya güzel planlar çıkıyor :) mesela bu hafta sonu çok güzel olacak( evet, secret:) ) ama henüz bi plan program yok. ha derseniz ki mükemmel bi fikrim var, tam senlik ayşe.... evlere şenlik o zaman, neden olmasın??? bana hergün cumartesi kafası...

günün şarkısı---> nazan öncel- sokak kızı
şarkının şurası fena: ben sokak kızıyaaıııaıaımmmmmmmm :D


keyifle...

Eylül 18, 2010



tam 1 senelik aradan sonra Adanada' ydım. bu sabah geldim, şaşalı bir geliş oldu; anlatayım :) inanılmaz şekilde aralıksız( neredeyse) uyudum tüm yol boyunca( adana- istanbul 12 saat. buna inanamazken birazdan evde olacagımın ve ılık duşun, cici bebe- süt- uyku üçlemesinin hayallerine dalarken, uykuya da dalmıştım ki, ani bir fren sesiyle kendime geldim. anadolu yakasından avrupaya geçerken, köprüde kaza yaptı bizim otobüs. sadece biizm otobüs değildi zincirleme bir zerdeniş söz konusu. şoförler indi, kavga moduna girildi derken karşı şeritte yeni bir kaza oldu. onlar da bizim kazayı izlerken kaza yaptılar.Yurdum insanı! e be kardeşim bak-geç di mi, inceden inceden süzersen öyle olacağı bu!!! aldı beni bir sinir, 16 saate cıktı yolculuğum, aktarma yaptılar derken henüz eve geldim ama kendime gelebilmiş değilim.

hadi güzel şeylerden bahsedelim. adanada son 1 yıldır değişen tek şey, metronun sonunda ulaşıma açılması olmuş. metronun insaatı atıldığında ilkokul 5. sınıf idim, metro kullanıma acıldı ve bu sene üniversite bitiyor!!!!
ve değişmeyen ama bu değişmezliğin hoşuma gittiği konuya gelince: gazipaşada kazım büfenin hemen karşısında yılların bici bicicisi( yazması zor oldu :) )celal usta ve sonrasında yediğimiz adana kebap beni benden aldı desem... celal usta yılların bici bici ustasıdır, hayranları, takipçileri, facebookta sayfası bilem vardır :) bici bici adanaya has yaz tatlısıdır, hafiftir, serinletir. çocukken, bici bici yapmayı banyo yapmak anlamında kullanırdık. bu tatlıyı bilmeyenlere bici biciyi sorsak belki benim gibi çocukluk deyimlerine başvururlar. yukarıda görüldüğü gibi, ikisi çookkkkk farklı ama ortak yanları ne? keyif verir, serinletir :) farklı şekilde tadı çıka çıka yenir. yanında kaşık, pipet, pudra şekeriyle ikram edilir.

kebaba gelecek olursak, neden özellikle adana kebabı Adana' da yeme taraftarıyım? çünküüüüüü, başka hiç bi yerde sen söylemedikçe, masa çeşitli salatalarla donanmaz. arkadasım; adana kebap dediğin nimetin yanına pilav filan konulmaz, yanından şalgamı eksik olmaz :) :)

buram buram adana koktu bu yazı :)

keyifle...

Eylül 09, 2010

vanilya kokulu bayram :)


sabahın erken saatlerinde bayram mesajları gelmeye başladı ki hala da geliyor. dün işte istifamı bastım. aslında canımı sıktılar, kimseye bir şey söylemeden çantamı aldım çıktım, pek havalı oldu :)ama sinirden çok ağladım dün, gözlerimi hiç bu kadar kırmızı görmemiştim ağlamaktan. sonra Sevdam geldi yanıma, aradım ve gel dedim sadece. hiç bir şey sormadan geldi. bu yüzden çok seviyorum, o kadar seviyorum. bir kaç dostum daha var böyle; sebepsiz, yargısız, sualsiz yanımda olabilen. bu durum huzurlu hissettiriyor beni. hiç bir şey olmasa d,a konuşmasınlar hatta, yalnızca yanımda olmaları yetiyor. zaten konusamadım ben de dün. çok sinirli olduğumda, bu sinir beni ağlatacak seviyeye gelmişse, toparlayıp anlatamam olanları, boğazım düğümlenir, gözlerimden hızla dökülür incilerim. işte ben incilerimi beyoğluna dökerken usulca, kendimizi asmalı'da güzel bi terasta bulduk, ardından küçük beyoğlu derken, beyoğlu sokaklarında bir arife günü, kafalarımız güzel, gözlerimizde artık gülmekten gelen inciler...

aslında bayram sabahımı anlatacaktım ben. Gülşah kalktı markete gitti, koca evde ikimiz, bir bayram sabahına uyandık bugün. arkadaşlarımın çoğu ailesinin yanında. bizimkileri de aradık tabii; ama bu evde, bugün, birbirimizin ailesi olduk. gülşah bana minicik kavanozda şokella almış, bayram hediyesi :) pek hoşuma gitti, bayram harçlığını verdim :) gerçekten verdim, ama çok güldük. fonda michael jackson- billie jean çalıyor, biz bayramdan sahnelerle salonun ortasında :)

ramazan geçti ama ruhu yoktu zaten. ramazan diyince havanın 5'te kararması, sofrada mercimek çorbası olması, erkenden uykumun gelmesi, ailemin yanımda olması gerekir... yani bu zamana kadar böyle oldu. ben ramazanda alkol almam aslında, sebebi çok derin, tartışmaya çok açık, uzun vs... ama bu sefer çok olmasa da içtim. ama içim rahat benim, oruç tutup ağzı küfürlüden, gözü başkasının malında olan da olmadım.

ve adı bayram sabahı bu günün, belki adındandır, belki şokellanın tadından, çok keyifliyim... eğer tadım olsaydı bugün ve de kokum, vanilya olurdu...

iyi bayramlar.
keyifle...

Ağustos 31, 2010

Dikkat! bu bir keyif projesidir; katılın keyif alın!



metroda, sokakta,cafede, taksimde, tünelde, galatada, otobüste, tramvayda, orda burda her yerde... bir yerlerde, bi kitap çıkarsa karşına, al bak, bakmakla kalma, senin olsun. farklıdır bu kitap diğerlerinden. benim olmadı, senin de olmayacak; ama bizim olacak.

az sayfalı, bol keyifli kitaplar seçtim. üzerinde birçok el olacak, ten olacak, anıları saklayacak, bu kitap hepimizden şanslı olacak. biz kimseyi tanımazken, o herkesi bulacak, merak ediyorum nerelere konuk; nelere konu olacak?

ve ben bi kitap okudum, notlar yazdım içine, bıraktım istanbul'un bi köşesine. bakalım kitap kimi bulacak?

takipte kalın :)


keyifle...

Ağustos 30, 2010

fransız sokağına fransız kaldım, tabii adı değişmiş sonrasında cezayir olmuş ama çelişkilerle dolu. bu kısım aklınızda kalsın daha sonra daha uzun bi açıklama ile karşınızda olacağım, en azından şimdi öyle planladım. yazarım dediklerimi yazıyo muyum?- hayır:) çünkü yeni şeyler dönüyor aklımda.

son 1buçuk aydır uzun uzun mesai saatleri alıyor günümü, almıyor aslında sömürmek sevmediğim fakat buraya daha uygun olacak bi kelime. şimdi çevremdekilere bakınca, kalanlar bu şekilde çalışmaya devam edecekler. başka hiçbir şey yapmaya izin vermeyecek bir işte çalışma fikri bile tüylerimi diken diken yapıyor. gideceğimi bilmek güzel.

gel gelelim benim takık kelimelerime. sıradaki, çalışma hayatında tatil gününü işaretleyen 'off' günü. ne demek ya off günü? off denilen sözcük makinaların üzerinde yer alır; basarsın, çalışmaya son verir! insanları makinalaştırmak niye?

geçen gün 3 yaşında bi kız çocuğuyla sohbet ettik-Nisan adı-. Güzelliğini neye borçlusun dedim, aydedeye dedi :) nasıl yani dedim; yatmadan önce bakıyorum ya, o beni güzelleştiriyor dedi :) ne tatlı, güzeldi Nisan da aydede kadar. Bşka bi adam dedi ki sonra bana; neden çocukları bu kadar çok seviyorsun? soruya gel ya! yetişkinleri çok sevmekten çok daha mantıklı çünkü!

geçen kızlarla toplandık, özlemişim bu toplantıları. devir değişmiş arkadaşım! her şey farklı işliyor artık...

aşk hayatına gelince:) hep karışık, ayşe buna alışık :) ama sıkıldım kısırdöngülerden...

kaplumbağalar futbol oynasa, maçtan sonra yavaş çekim gol özetleri verilse... ne komik, sonrasında sıkıcı olur. sahi o zaman maçlar, özetleriyle birlikte ne kadar sürer ?:)

tüm kış mevsimi, yazın gelmesini bekledim; geldi, geçti, gitmek üzere, hüzünlüyüm...

tatil beldesi arıyorum; denizi güzel, sakin ama geceleri eğlenceli, ayaklarım denizle temas ederken rakı masasında olabileceğim... mojito da olur :)



keyifle...

Temmuz 15, 2010

başıma gelen en güzel aşk hikayesi...

Hakan Ali İnce… Gündüz 3 buçuk civarı, hava sıcak, buz gibi içeceklerimizle Galatasaray’ daki Nero’ da oturuyoruz dışarıda. Bi sandalyeye oturmuş, diğerine ayaklarımı uzatmış, sohbet akıp giderken bi yandan da gelene geçene bakıyorum. Bi kız arkadaşımın eski erkek arkadaşıyla problemi var, çözüm için kafa patlatıyoruz, bi yandan da erkeklerin yeri gelince nasıl kibar şeker vs. olduklarını, bazense tanınmayacak kadar kabalaştıklarını konuşurken biri dokunuyor koluma ve dönünce karşılaştığım soru şu: ‘ Siz hiç aşık oldunuz mu?’ o kavrulan havada soğuk bir rüzgar çarptı o an sanki yüzüme, öyle kaldım. ‘E şey aslında oldum sandım ama emin de değilim kem küm ııı mııı( sanki konuşmayı yeni öğreniyormuş gibi, ağzımdan çıkanları anlamadım ben bile)’. Masaya davet ettim yakışıklıyı, anlatmaya başladı ama hiçbir şey hatırlamıyorum ve anlamadım da zaten. Ben hiç konuşmadım neredeyse, hep o anlattı, belli ki derdi vardı. Masada üç hatun kalakaldık öyle, pür dikkat dinliyoruz. Sonra sordum, sen kime aşık oldun diye, size aşık oldum, dedi. Kaldım öylece ama pek bi hoşuma gitti. Pek hoşuma gitti çünkü samimiydi, gerçekti, belki yalandı, anlamını bilmiyordu ama inandım. Hakan Ali İnce’ ye inandım çünkü henüz 4 yaşındaydı… Annesi geldi, hadi hakancım gidelim, dedi. Ters taktığı şapkasını çıkardı, düz taktı. Böyle çok yakışıklı oldun, dedim. Böyle mi dedi, evet dedim. Sonra iki eliyle tuttu çekti beni kendine, öptü ve gitti…

Bir daha böyle saf ve gerçek bir aşk ilanı alır mıyım? İnanması güç…

Keyifle...

blogcan :)


Bebek’ teki Nero’nun 1. Katında denize bakan masaya oturun, beni daha çok seveceksiniz:) tam da evimdeyim hissi, sırtınızı dönün diger masalara, ayaklarınızı koltuğun yandaki ıvır zıvırından( kol koyduğumuz yerin adı her neyse artık) sallandırın, önünüzde mor menekşe, karşınızda İstanbul… Semalara dalın, hayal kurun, kitap okuyun, ha aşka mı geldiniz? öpüşün :)
Çok güzel bi hayalim var, hayalimiz var kardeşimle kurduğumuz. Evet bunu yapmam lazım. Ne olduğunu söyleyemem gerçekten, çünkü yeni bi proje ve çok heyecanlıyım, kıpır kıpırım bu hayal için, şayet ki oldu, çok duyacaksınız adımı :)
Roland güzel bi kare yakaladı, yanımdaki Gülşah, kardeşim, ortanca olanı. Aaa bi şey aklıma geldi, ortanca diye bi çiçek var, pek de sever Gülşah :)
Playlistimin kralı şu sıralar- RHCP ---> Suck my kiss.

Gülşah’ la otururken ‘artık bitsin’ listesi yaptık. Bi kaçı şöyle:
*hey bayanlar, beyaz atlet, altına uzun etek, beyaz converse ayakkabı! Yapmayın n’olur .
*beyler, gece kulübüne giderken ayşe teyzenin yıkadığı beyaz gömlek, solaryumlu ten( tanrım bunu görmeye katlanamıyorum), cool olmaya çalışan ama hatun arayan bakışlar! Bitsinnnnnnn!!!!
*sanki son görüşmesi filanmış gibi sevgililerin her daim sarmaş dolaş olması! Hayır abi, yol zaten sıkış sıkış 2 dakika bırakın ellerinizi de geçelim ya!
*tv’ deki 11880 reklamı.
*küçük veletlerin elinde çok pahalı cep telefonları görmek de hoşuma gitmiyor.
*bizim alt komşunun şikayetleri :)
* keşke yazsaymışım, unuttum :) sizin eklemek istedikleriniz?
Ha bi de, Cuma günü nasıl yağmur vardı, asmalı mescitte oturacak 2 kişilik yeri zor bulduk. Bu ne ya, sandım ki hani hava fena millet evinde takılıyordur, ya da haftasonu geldi ya kaçamak yapıyodur İstanbul ahalisi. Nerdeeeeeeee! Bi de şöyle bir psikoloji mevcut, kalabalık nerdeyse orda oturmak istiyor millet, ne yiyip içtiği azıcık umrunda değil, yeter ki eksik olmasın oradan. Hele bi tanesi dışarıda masada oturuyor, deli yağmur var, oturduğu yerde şemsiyesini açmış! Diceksiniz ki mağdem öyle kalabalık, senin ne işin var? Bileydimmmmmmmm, o kadar kalabalık olacağını :) valla en sakin mekana oturmaya çalıştım.
Aşk meşk yazıp duruyorum ya, ilişki filan istediğim yokmuş, kalbim artık zor atar olmuş, beni heyecanlandırmak da pek zahmetli olmuş!
Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkar? Peki bu şimdi nerden çıkar :) şöyle bir açıklama getirmek istedim: yumurtadan çıkan ufaklığa zaten tavuk değil civciv diyoruz, büyüyünce tavuk oluyor; ancak yumurtanın tavuktan çıktığı doğrudur kanımca :) ne açıklama ama, dünya artık daha mı güzel :) Stendal, ‘ aşk üzerine’ kitabındaki makalelerini henüz 20 yaşında yazmış, kıskandım, sinir oldum! Güzelkadın- çirkin erkek ya da yakışıklı adam- çirkin kadın( aslında böyle demek isteemzdim, ama stendal demiş) neden bereber olur sorusunu cevaplamış bir kısımda stendal. Böyle çiftlerle karşılaşmışızdır, hatta ne buldu o kadında/ adamda anlamıyorum demişizdir. Cevabı şu standal’ ın: yakışıklı bi adam bir kadını sever ve sonrasında ayrılırlar bir şekilde, belki geçimsizlik belki ölüm. Daha sonra yeni biri çıkar karşısına, bu kişi çirkin olarak nitelendirdiğimiz. Adam aşık olur bu kadına. Neden? Eskiden hoşuna giden, güzel duyguları hatırlatan bir şey vardır bu çirkin kadında. Örneğin su çiçeğinden kalma bi yara, eski sevgilide de var belki, işte böyle güzelleşirmiş sevenin gözünde çirkinlik.
Nasrettin Hoca’ ya sormuşlar hiç aşık oldun mu diye:
- Bir kez samanlıkta oluyordum, üstümüze adam geldi.
:)öpüyorum…
PS: Öznurrrrrrr ve Aslıııııııııı saçlarınız çok güzel oldu :) Birbirinizi tanımasanız da aynı zaman diliminde yaptığınız radikal değişim pek bi cesaret verdi bana, yoksa bende miiiiiii? Yo yo, hayır :)

Keyifle…

Temmuz 10, 2010

erkek-silik ya da erk-eksilik

Bi daha sorsalar yine psikoloji okumak isterdim. Bölüm gerçekten de keyifli, öyle kalın kalın sıkıcı kitaplara pek nadir rastladım, zaten temelinde cinselliği barındıran bir konu ne kadar sıkıcı olabilir ki? Hadi kabul edelim, hepimiz seviyoruz cinselliğin konu edindiği satırı, dizeyi, kitabı. Bizim bölümün sınavlarına çalışmak hiç bi zaman çok kasmadı beni ( istisnalarım mevcut :)). Sınavlara hazırlanırken okuduğum kitaplar, gündelik hayatta da okumak için ele aldığım kitaplar aynı zamanda, ancak sınav zamanı okumaktan daha keyifli şimdilerde ele alış.

Blogumu takip edenleriniz varsa bilirler daha önceki paylaşımlarımdan, farklı kelimelere, ikilemelere takık durumdayım: kısa bir hatırlatma- yan yana ikilemesinin yan yana yazılamaması hüzünlendiriyor beni, çok aykırı geliyor bu bana :) kelime kökleriyle oynamaktan ve bunun üzerinden düşünceler dalmaktan, bu yeni düşüncelerin beni götürdüğü diyarlardan inesim gelmez çoğu zaman. Mesela bugün yolda yürürken( bu tür şeyleri ya yürürken çok düşünürüm ya da otobüste uzak İstanbul semalarına dalarken :) ), art niyet sözcüğü geldi aklıma. Niyetin ardındaki yani. Bunun ardından art-sanat çağrışımı çaktı, sonra sanatın içindeki bastırılmış cinsellik, bunun sanata yansıyışı, art niyetin ardındaki niyetten kastedilen de cinsellikle bağlantılı bi’ şekilde… of pof! Evet bazen yazdıklarım düşündüklerim kadar büyülü olmuyor, anlatım şeklini bulamıyorum kafamdaki düşsel bayramın.

Talat parman’ ın bağlam yayınlarından çıkan düş düşün -13 serisinden ‘psikanalitik denemeleri ‘ okuyorum. O kadar güzel ve okuması o kadar keyifli ki, okumak için psikoloji öğrencisi filan olmaya gerek yok. Bir çok şeyi paylaşacağım zaten bu kitaptan ama yukarıda bahsettiğim kelimeler, kelime kökleri üzerine olanı aktarıyorum ilk olarak:

‘‘Erkek sözcüğü ‘erk’ ten gelir: Erk-ek. Erk güç, iktidar demektir. Ancak burada bir de ‘ek’ vardır. Dilin dehası erkeği yalnızca erkle tanımlamamış yanına ‘ ek’ koymuştur. Öyleyse, bireyi erkek olmaya götüren yol yalnızca erkten değil eklerinden de geçecektir.
Erkeklik ise erkek olmak durumunu tanımlar. Erkek sözcüğünden türeyen erkeksilik ise tartışmalı bir sözcüktür, ancak bu sözcüğün yol açtığı çağrışım zenginliği ilginçtir. Bu sözcüğü ‘erk-eksilik’ ya da ‘erkek-silik’ olarak okumak olasıdır.

Erkek bedeni denildiğinde ise penis erke cinselliğinin tek simgesi olmuştur. Erkekte penis, erki ,gücü tasarımladığı kadar, öldürmeyi ve şiddeti deçağrıştıracaktır. Ancak bu noktada erkek kimliğinin çok önemli ögesi ‘ babalık’ unutulmuş olmaktadır. (…) Oysa, penis tek başına değildir, yanında testisler vardır. Testisler yalnızca erojen bölgeler olmakla kalmamakta erkekliğin en önemli işlevlerinden biri olan babalığı da sağlamaktadır. Penisin gönderme yaptığı fethedici, güçlü, meydan okuyan daha çok biyolojik erkek özelliğinin yanı sıra testisler toplumsal bağı, soyzincirini sağlayan özellikleri katarlar erkek olmaya. Bunlar aynı zamanda toplumsal nitelikler, yani mertlik, dürüstlük, güvenirlik demektir.’’
Konunun tamamına hakim olabilmek ve bağlantıları daha rahat kurabilmek için yeterli olmayabilir aktardıklarım. Alınız, okuyunuz :)

Ta ta ta tammmmmmmmmmmm! Gelecek yazıda bu blogta :):
* psikanaliz Irma’ nın ağzında başlamıştır.
*ağız ve meme ( kitaptan alıntılara devam :)
*tavuk mu yumurtada, yumurta mı tavuktan ?
Ha sözü filan yok bu konuları yazacağımın, kim bilir yeni şeyler takılır aklıma; ama konuşuruz belki bir kadehin şarabın yanında…
Sevdiğim söz sartre’ a ait: ‘’ Kendini vazgeçilmez gören kişi itin tekidir. ’’
Ve yorumsuz bir çift laf da Mark Twain’ e ait, neden böyle demiş, canı mı yanmış bilemem: ‘’ gerçek babasının kim olduğunu bilen Fransız şanslıdır. ’’
Keyifle kal, ben bunu yapıyor ve bunun için çabalıyor olacağım :)

Temmuz 06, 2010

PAZAR, CAZ, VAPUR VE İSTANBUL

Tek günlük de tatil olur muymuş? Bal gibi de olurmuş efendim! Öyle çok uzaklara gitmeye, tatilin en çok istanbul’ a dönüşünü seviyorum triplerine de gerek yok(muş), Pazar günü caz vapuru bunu fazlasıyla kanıtladı. Yaz ne güzel bi mevsimmiş, gün içinde neler yapılırmış, bi gün sanki 40(+) saatmiş hisleri dolaşıyordu vücudumda, tatlı bir yorgunlukla birlikte.

Sabah 11’ de kabataş’ta başladı caz vapuru keyfimiz, hava güzeldi, insanlar güzeldi ve gerçekten de kalabalıktı, vapurun 3 katını da dolaştık ve oturacak yer bulamadık, sonunda girilmez yazan bir yere girmiş, ayaklarımızı Kuruçeşme istikametine uzatmış, bi yandan caz dinliyor bi yandan 5 hatun ilişkiler üzerine caz yapıyorduk  sahi, bir sonuca bağlanamadığı ve ilişkiler genellemediği için birinden diğerine, hiç nokta koyulamıyor bu konuya. Deneyimler, tecrübeler, arzulananlar, arzulayanlar, keşkeler, iyi ki’ ler …
2 saatimiz bu şekilde güzel müzik dinleyerek ve sohbet ederek geçti, sonunda Anadolu kavağına geldik. Biraz dolaşınca çarşısında, sanki adalarda ya da küçük bir sahil kasabasındaymışız gibi hissettim. Aheste aheste karar vermeye çalışırken nereye otursak da biralarımızı yudumlasak diye, mekanlar dolmaya başlamıştı ve biz de kendimizi attık bi balıkçıya. 1 buçuk saatlik molanın nasıl geçtiği hakkında çok bi fikrim yok . Dönüş için vapura yöneldik, girilmez yazan köşemize girdik, biraz ağır akmaya başlamıştı sanki kanımız, çünkü bir şeyler atıştırmış, biralarımızı yudumlamış, güneşin altında biraz dolaşmış, tatlı rüzgardan nasibimizi almıştık. Caz ekibinin bizim olduğumuz kata gelmesiyle ve bizim de yerimizden kalkıp onlara yaklaşmamızla kanlarımız eski hızına kavuşup, deli akmaya başladı yeniden. Gerçekten de pek keyifliydi, Pazar neşesi her yerdeydi .
… ama ben yine de tatilin İstanbul’a dönüşünü seviyorum ;)
Yani, neymiş? Tatili tatil kılan, günü, mesafesi, süresi değil; sende oluşturduğu moduyMUŞ 
* Ayşe ve Aslı saksafon çalmak için derslere başlıyorMUŞ - Oh be sonunda !
*Birsen Tezer ne güzel bir albüm yapmış. Şarabın memnuniyetle eşlik etmek isteyeceği bi’ şi olmuş, tekrar tekrar dinlenme vakti gelMİŞ.
* Jehan Barbur Cuma geceleri, Cihangir Kaktüs’ te çıkıyorMUŞ, en yakın cumada gitmeye karar verilMİŞ.

Sevda’ ya…

Biz birbirimizde kaybettik önce birbirimizi, sonra bulmaya çalıştık yeniden kendimizi… Sonra ‘ben’de bi’ tutam ‘sen’ vardı, aslında eksik kalan bi’ yanım senle tamamlanmıştı. Eksildikçe tamamladık, kaybettikçe bulduk, her ne ise aradığımız… Ve sonra ‘biz’ oldu(k) … Biz olabilmemiz için sen olmuşsun vakti zamanında, bir yaz gecesi rüyasında… İyi ki de olmuşsun, yaş günün kutlu olsun…

Temmuz 01, 2010

tünel- galata- cihangirli bi' günden kalanlar

İstanbul' da yaşadığıma inandırsın biri lütfen beni lakin temmuz vakti yağan bu yağmuru kabullenmem inan ki çok zor. sabah hava kötü olsa bile, babetlerimi giymeme engel olmuyor bu durum ama sonra yer yer ıslak, geri kalanım ve bazen keyfim parçalı bulutlu :)hooppppp yağmurlu havada güzel bir kahve, iki hoş sohbet, bir deli telaş ve gülücük yine tüm yüzümde.


Evet, yine böylesi bir gündü. incecik elbiselerle çıkılmış, bi güzel yağmura yakalanmış ama çay/ kahve- sohbet ikilisini de kaçırmamıştım. her şeyden söz açılmışken, hep daha fazla söyleyeceği oluyor insanın ikili ilişkiler söz konusu olunca. ara kaçamaklar keyifli, flörtler güzel ama aşk denilen şey her ne ise bundan beklentim çok farklı sanırım. ne bekliyorsun desen, onun da cevabını biliyor değilim. sanki bunu cevaplamam için çokkkkkk büyümem lazım çokkkkk. hani çok zaman sonra geriye dönüp bakınca mı kıyaslarım ve 'ha x ile yaşadığım aşkmış o zamanlar' derim bilemiyorum. bi arkadaşım dedi ki; ' aslında aşk öyle herkesi buluveren bir şey değil, insanlar yaşadıklarının aşk olduğunu sanıp kendilerini kandırıyorlar ama biz kandırmayınca kendimizi, aşk diye etiketlemek çokkkk zor geliyor bize.' çevremde örneleri var bunların, yani 1 gün sesini duymayınca/onu görmeyince, bi karış daha giydiğinde kıskançlık kıyametleri kopunca, aptalca nedenlerden kavgasız gün geçmiyorsa, ilişkiye taktikler yön veriyorsa, bu ihtiras dolu bir aşk mı oluyor? hadi ordan canım, bende eksik olsun böyleyse...

Bir yerlerde yanlış yapıyormuşum gibi geliyor bazen, içten/samimi direkt olmak neden kazandırmadı bana ilişkilerde bilmiyorum, bunun farkındayım o ayrı ama böyle davranmamı değiştirmicek bu farkındalık. eğer aramak istersen neden aramayacaksın ki, benim aramam benden bir şeyler mi götürür? kaçan kovalanır derler ya, kaçıp kaçıp izini kaybettirecek duruma neden getirir insan bu durumları? Sonra bi de erkeklerde şu var: bi bayanla bir şeyler yaşıyor, paylaşıyor sonra bir suçluluk, sorumluluk almaktan korkma, bi sessizlik bi dinginlik, soru sormaktan korkma... pek bi komik gelir bu durum çünkü çok çok modern görünen ve açık fikirli olduğunu savunan bir çok kişinin tutucu bir yanı oluyor toplumda. kadınların sırf keyif, arzu doğrultusunda sorgusuzca, bir sonrakini düşünmeden hareket edebileceğine hazır değiliz sanırım. bu yüzden hala erkek aldatır, çünkü o erkek; ama kadın aldatamaz! ha ha ha canım öyle bir aldatır ki farkına varmazsın, zaten farkına varamadığın için aldatmadığını sanırsın :) kadınlar değil erkekler yalancıldır çoğu zaman, çünkü erkekler yalanı güzel söyleyemezler, söyleyemedikleri için yalancı konumuna düşerler zaten, güzel yalan söylese zaten ortaya çıkmaz dimi ama :) :) ?


Bu gün hep çok iyi insanlarla karşılaştım, pek hoşuma gitti. 3 hatun Leb-i Derya' ya gittik, şu sıralar çok yoğun yapılacaklar listem. elim kolum bi çok yerde. pek bi huzurlu keyifli bir mekan, çalışanları pek kibar... By Retro da bir başka durağımız oldu, yanımıza bir erkek arkadaş katıldığı için gözlerimizin onca şey içinde fıldır fıldır dönmesi çok sürmedi, bi kaç elbise denedikten sonra çıkmak zorunda kaldık erkek arkadaş açlıktan zaafiyet geçirmek üzereyken, Retro' nun çalışanları da insanı sıkboğaz etmeyen, biçok şey deneyip hiç bir şey almasan mırın kırın etmeyen kişiler, sahibi Hakan abi de saatlerce oturup kouştuğum, sohbeti pek tatlı, gönlü pek bi bol insan... Kıyafetlerin ücreti, Hakan abinin keyif durumuyla ters korelasyonda :)



* Noraj Jones-angel http://fizy.com/s/1039q4 dinleyiniz :)

Öperim...

Haziran 29, 2010

Keyifsin İstanbul!

istanbul güzel... istanbul çok güzel ama doğru yerden bakmasını biliyorsan. sabahın kör bi saatinde bir iş/güç görüşmesi için uyandım. taaaaa bağdat caddesine gidecektim, önce büyüdü gözümde yollar ve sabah kalabalığı. metrobuse binecektim ya, mecidiyeköyün o itici karmaşık hali canlanıverdi gözümün önünde. çıktım evden, kulağımda en zıpır parçalar, pazartesi sabahında haftaya gülümsedim çapkın çapkın. müzik güzelleştirir, değiştirir, dönüştürür. kalabalık, kalabalık gibi görünmedi gözüme sadece bir çok farklı insan gördüm. metrobüsle köprüden geçtim, uzaklara baktım, daldım. istanbul! güzelsin işte, zorsun bazen ama alırsın gönlümü, güzelliğin zorluğundan zaten. güçlü kılıyorsun beni ve de çapkın :)

Görüşme çıkışı kapıdaki yakışıklıyla karşılaşma; ve bi + puan daha gider pazartesiye:) Kardeşim geldi istanbula, erken geçtim eve, gün nasıl geçti anlamadım ama attık akşam serinliğinde kendimizi taksime. mangal keyfinde bi güzel adana yedik ama bi yere kadar güzel, adanada adana bi başka; özledim ezmesini, sofrasını, şalgamını. Neyse karınlar doydu, nevizadede biralarımızı yudumladık terasta, sonrasında kısa bir yürüyüş tünele aheste, tam tünel durağına yaklaşırken canlı müzik performansını duyduk ve sesin çağırdığı yere gittik, gördüğüm manzara pek keyifliydi. nostaljik tramvayın arkasına bi tane daha eklemişler ama arkadakinin içinde bi grup canlı performans sergiliyor, biraz durduktan sonra aynı şekilde tüm istiklali dolaştılar, öndeki vagonda yolcular arkada onlar :) ha bi de, tüm sokak çalgıcıları yann tiersen' den bişiler çalıyordu bugün, sözleşmişler gibi :) amelie' den kareler geçti aklımdan... pek keyifliydi, yaz coşkusunu çok güzel anlatıyordu. sonra her yerde festival, konser afişleri görmek de pek keyiflendirdi beni, caz festivali, pink martini ve yann tiersen konseri, opera festivali... temmuz dolu, çoşkulu, tatlı bir yorgunlukla geçecek...

Haziran 25, 2010

efesle nefes almak!

ya o değil de çalıştığın sınavın kötü geçmesi pek fena bi'şeymiş, bugun sezonun ilk ve son bütüne girdim ama dağıldım resmen. hani bi çok sınavda bellidir kesin çıkacak sorular, hoca bin kere anlatır derste, bilirsin onun sorulacağını da ezberlersin ya - en azından bu kez oyle yapmıstım ben-... gel gör ki sorular hayal kırıklığıydı, bi çok kişi ilk yarım saat sonra bıraktı sınavı ve cıktı. bu öğrenme dersi de öyle böyle değildir yani, efsane yani okulda. cuma gunu 15.30 da baslar her sene dersleri, bitiş saatleri yoktur, akşam 8 e kadar sürmüşlüğü var diyorlar ki ben bilmem en fazla 1 bucuk saat kalmışlığım var bu derste lakin oturamıyorum bı saatten fazla, dinleyemıyorum. bir kaç isim var ama hocalardan, saatlerce anlatsa dinlerim...

neyse sınav geçti, evdeyim şimdi, birazdan cıkacagım taksime, eve sarhoş dönmem muhtemel lakin tüm senenin yorgunluğu kaç fındık votkadan sonra geçer bilemiyorum. şimdi evdeyim dedim ya, sandiviçimi hazırladım, dark brown efesle nefes alıyorum sanki. dolapta çok zaman şarap, rakı, votka, likör fazlasıyla olmuştur nadiren bira içeriz ev ahaliis olarak lakin bu kahveli biralar pek bi güzel, şiddetle tavsiye edilir, tabi siz de tatlı içki seviyorsanız... üç nokta koymayı sevıyorum, nokta koyunca bitiverecekmiş gibi geliyor her şey...gece gelince mükemmel sinema sisteminden bir de film izlerim diyorum: başka dilde aşk! izlemekte geç kaldığım bir film, ama gece keyfini çıkaracağım... benim sinema sistemini merak eden, bi kerecik izleyelim diyen varsa :) bi poke yapsın, nişantaşında sinema gecesi düzenleyelim :)

öperim, nokta.

Haziran 24, 2010

Ben şarap içiyorum, doğrudur;
Aklı olan da beni haklı bulur:
İçeceğimi biliyordu Tanrı,
İçmezsem Tanrı yanılmış olur.


ömer hayyam

Haziran 23, 2010

Sabah... hayır sabah değil; sabahın körü- 05.45. delicesine yağan yağmur uyandırdı beni ve penceremden pervasızva girip tenimi okşayıp, sonra aynı bedeni aniden ürperten rüzgar... aylardan haziran ve güney sahillerinden kopup geleli saatler oldu sadece. bronz ten ve delice yağan yağmur, pek hoşuma gitti bu tezat. yağmurda uyumak güzel, gözüm kapalı, polar battaniyemi aradım el yordamıyla, daha sıkı sarıldım, uyumuşum :)

Anamurda' ydım son 10 gündür, sınavları bitirir bitirmez attım kendimi güneye. sakin bir tatil tam da dinlenme odaklı. kitap, deniz, güneş, burnumda güzel güneş kremi kokusu, tenimde tatlı rüzgar, kulağımda renkli şarkılar:)yolunuz düşerse Anamura, Anamurıum' u görmeden gelmeyin derim. zamamnında Bizans ve Selçuklu imparatrlukları hüküm sürmüş, yerleşke kalıntıları hala mevcut, o döneme ait tiyatro sahnesini, hamamı, su depolarını, evleri görmek mümkün hala. biraz yürüdükten sonra el değmemiş, neredeyse hala keşfedilmemiş gibi duran mükemmel deniz karşılıyor beni. hiç bu kadar yüzdüğümü hatırlamıyorum, zaten o kadar açılmışım ki bi ara kumsala ulaşamayacağımı düşündüm, 3 kişiydik ve bu sahile ulaşamama korkusu traji komik bir hal almış, hepimizi sarmıştı. hatta bi ara gülmekten yüzemedik, yatar pozisyona geçtik dinlenmek için :) karaya ulaşan bendim ilk :) anamur öyle bir yer ki tatil beldesi olmasına rağmen pazar günleri marketler kapalı, cumartesinden yapılıyor pazarın alışverişi... bi ara safaride gibi hissettim, evin önünde kocaman ağaçlar var ve bi gün annemle kahve keyfi yaparken, kaplumbağa da gördüm, sincap da, hemen yan tarafta civciv de. ama durun en dehşetini şimdi söyleyeceğim; yan komşunun bahçesi daha gösterişli ve çicekli, böcekli. komşunun küçük kızı çığlık attı, sonra öğrendik ki yılan görmüş!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!! tanrım!!!!! birden kalabalık oldu evin önü, kızın babası çıktı yılanı arıyor öldürmek için, bulamadı. sonra bizim üst komşumuz bayan, ayagında çizmeleri(bahçe çizmesi) elinde kürekle atıldı yeşilliklerin üzerine, heyt be dedim, anadolu kadını dedikleri bu olsa gerek dedim. bu arada annemle kalakalmıştık, o gün yılan yakalanamadı, gece zor uyudum ama diğer gün haberi geldi, öldürmüşler. Babam ısrarla o yılanın zehirli olmadığını söyledi, bir kaç kişiden daha duydum bunu ama benim türlerimin yönünü değiştirmesi için yılanın adı yeterdi dogrusu :)

Ve sonunda istanbul, yenilenmiş bir şekilde yeniden... yapmak istediklerimin ve yapmam gerekenlerin listesini yaptım, birbirleriyle yarışıyor ikisi de. çalışıp para kazanmak, staj, dil kursu, sosyal programlar, birkaç dergi görüşmeleri, aldığım kararları teoriden pratiğe geçirme çalışmaları yalnızca bu listedekilerin birkaçı.

okul hayatının getirdiklerinden ve rahatlığından acayip keyif alsam da, bitsin artık da der gibiyim. birkaç yere CV mi bıraktım iş ve staj için. okul bitecek ya seneye, seçim yapmam gerekiyor yöneleceğim temel alan için, o kadar çok şey var ki ilgimi çeken ve yapmak istediğim. sabah kalkıp, topuklu ayakkabılarımı giyip işime gitmek istiyorum, kendi param olsun, kendi emeğim, kendi arabam vs. şimdi tekrar okul dönemine dönersek, biliyorum ki özleyeceğim sırf hava soğuk ya da uykum var diye okula gitmeyişlerimi :) Eyyy çalışan ahali, aydınlat tecrübelerinle bu genci; iş yerinin şık duvarlarında yankılanıp heyecan yaratan topuk sesi mi, patronun sesi mi:) ya patron bensem :) O başka...

Hergün türk kahvesi bi ölçek eklemek demek keyf-i deryaya... ardından kapatılan faldan beklediklerim pek bi heyecanlandırır oldu beni. aşk yeniden, akdenizin tuzu gibi, aşk yeniden :) her şeye nispeten daha umutlu ve mutlu yaz ayları, daha neşeli, daha çoşkulu, daha ben. Yaz şarkıları bile bi başka, kaçtır sıla&ozan doğulu- alain delon'u dinliyorum, pek keyifli :)bir kaç parça daha var böylesi, keyfi yerine getiresi...

Keyife gittim, gelicem :)

Haziran 10, 2010

tutku... tut ki tuttu...


Buna ihtiyacım varmış uzun zaman sonra... uyanınca heyecanlanmaya :) Yaz gelince hep olur zaten bende bu, mutlu uyanırım ama bir de aşk kokusu alıyorsan...ne tatlı bir his bu. karşındakinden bir şey beklemesen bile- hoş ben neler neler bekliyorum :)- bunu hissetmek, hissedebilmek... güne uyanmak, ona uyanmak... kalbim atıyor ama bir başka bu kez.

su an yaptığım şeye de çok ihtiyacım varmış: kahve, çikolata, puro-teşekkür ederim, o kendini bilir- norah jones, ihmal ettiğim blogum... aslında ihmal etmedim, aklımdaydı hep, yazdım ama aktarmadım bazen...

zor bir dönem bugün öğlen son buldu gibi gibi, 'gibi', cünkü bütüm var, hiç bir zaman bu kadar mutluluk verici olmamıştı bütü beklemek. bütü beklemek aslında onu beklemek gibi:) evet, kendisi okuldan, gün ışığım gibi, şu an aptal gibi hissettim, şunları yazarken öyle bi sırıtmışım ki, dışardan kendime baktım güldüm bir de :) ha yoğun bi seneydi çünkü hem benim bölüm gerçekten kastı, derslere hiç giremedim. diceksin ki öğrencisin işin ne ? ama keyfi girmediğim de oldu kabul ediyorum da, başka önceliklerim de vardı, okulda biriktirdiklerinden fazlasını biriktiriyor bazen insan sokakta... bi yandandan yandal programım vardı paralel okuduğum, orda da epey kastılar... ama bitti işte bittiiiiiiiiiiii:) o kadar yoğundum ki şimdi 10 gunluk tatil nasıl iyi gelecek. Boş durmak bana göre değil, şikayet etsem de tatlı şikayetler, tatlı yoğunluk şikayetleri... staj bakıyorum şimdilerde insan kaynakları departmanlarından, hem de para kazanabılecegım dönemlik bir iş, herkese duyurulur :)

gözlerimi kapadım şimdi, 5 yıl sonrasını düşünüyorum. Ah norah, ne güzel söylüyorsun, norah candır :) 5 yıl sonra sabah kalkıyorum, topuklu ayakkabılarım, saçlarım ve evraklarım dosyalarım,insan kaynakları departmanım, ofise/şirkete gidiyorum (mu?); yoksa; kalkıyorum, iyi bir semtte klinik,çocuk gelişiyle ilgilenen uzman psikolog ayşe yıldız(mı)? yoksa, sabah kalkıyorum, hayır kalkmıyorum, 5 dakika daha :) evet karar veremıyorum, hoş karar da vermem gerekmıyor henuz, ama gelip gidiyor işte ara sıra...

tanrım bak yine takıldım ikilemelere ki hala aklıma gelir bazen, 'yan yana'. yan yana bile yan yana yazılmıyor, bu çok komik değil mi :)

valizimi topladım, geceyi bekliyorum. sabah adanaya iniyorum sonrasından emin değilim çünkü özledim bi yandan adanayı ama bir an önce anamura geçip, deniz kum güneş moduna da geçmek istiyorum. deniz kum güneş diyince kulağa güzel geliyor ama istanbul' dan ayrılmak hep hüzün veriyor bana...

sevdiceğim geldi aklıma :)belirsiz, amansız, bir adım ötesi, dönüşü olmayan yol başlasın istiyorum, alsın, sarsın, sevsin, üzsün istiyorum... aslında tüm değeri ben yükleyip fazla değerli kıldığım için kızıyorum kendime, bi yandan da mutlu ediyor beni, beni 'o'na katmak...

dün çok sevdiğim en çıtırından kız arkaşlarımdan birinin yazısını okudum, ayrılmış sevgilisinden, üzüldüm. hoş yalnız kaldı filan değil, elini sallasa ellisi. ama onlarınkisi bi güzel geliyordu bana, müzik gibiydi, yağmuru vardı ama gökkuşağını getiriyordu ardından, yani ben okudukça öyle hissediyordum. O bendim biraz, istekleri arzuları bendendi ve de bekledikleri. onun ilişkisi bitince benden de bir şeyler gitmiş, beklediklerim, istediklerim yarım kalmış gibi hissettim... ama sevdiceğim, seninle başka olsun, tutkumuz tutsun, yağmurda öpüşelim, kırlarda yeşerelim, gökkuşağından kayalım, sarhoş olalım, ağlayalım, hem anlattıklarım anladıklarım ol, hem anlatmadıklarım ve anlayamadıklarım... ama biz birbirimizde anlamlanalım...

şimdi gidiyorum ya, belki sen uykuda olursun, ben de uykun gibi gelirim, karşı koyamayacağın gibi. gidiyorum ya, özlemesi güzel...

Mart 21, 2010

sabah güzelce uyanınca, yataktan tek beden kalksam ama işler arttıkça, benden bir ben daha çıksa da işlerin bi' kısmıyla ilgilense, yatarken yine aynı ben olur muyum?
şu sıralar ilgilenmem gereken o kadar çok şey var ki, diceksin ki: - ayşecim, kasma, sırayla yaparsın,biri bitsin biri başlasın! işte bu öneriyle karşılaşınca düşünüyorum da, benim nazım kendime. aslında gayet de mutluyum bu koşturmacadan.
yine bir pazar gecesi... yarın sabah 8.30 da başlayacak yeni gün benim için. bi bakalım neler var haftalık planda: * psikoloji kulubü toplantısı ( başkan oldum da:))
* haftanın 3 günü okul sonrası iş
* AGM2010- nisandaki kongre koşuşturmaları
* yandal dersim
* bakırköydeki şizofreni hastamla görüşme
* üstün zekalılar öğretmenliği/ uygulamalı staj
* latin dansları derslerim
* rağmen söyleşileri
* kulüp yemeği
* erasmus sınavına çalışabilme çalışmaları...
tanrım! bu liste uzayabilir lakin buada sonlandırmak istiyorum. bu ' lakin' kelimesini de seviyorum, biranda beni türk filmlerine götürüyor: ' seni seviyorum ferit, lakin beybabam bu birlikteiği onaylamıyor.' :)
aslında uzun zamandır yazamamamın sebebi, bu yoğunluk. hayatımda ilk defa ajanda aldım kendime ve çantamdan eksik olmuyor hiç, ne muhteşem bir icatmış :)
beni bloguma giriş yaptıran konu da, üstün zekalılar yandal programı çerçevesinde, cuma günleri 2 saat uygulamalı stajımda karşılaştıklarım/öğrendiklerim. ilkokul 2. sınıf öğrencilerinin dersine giriyorum ve çocukları çok seviyorum. 'öğretmenim öğretmenim' diye sarılıyorlar, özlediklerini ifade ediyorlar ya kendilerince, pek hoşuma gidiyor. o kadar çok şey öğreniyorum ki onlardan ve hayran kalıyorum bir kez daha, bir çocuğun zekasına, masumluğuna ve çoçukluğuna...

öğretmenlik... aslında yapmayı düşünmediğim bir meslek ama türkiyedeki durumu beni hep düşündüren. öyle ki, ben en önemli mesleğin ilkokul öğretmenliği olduğunu düşünüyorum, gerçekten, en önemli. düşünsene, karşında tertemiz bir sayfa var, sen çiziyorsun, siliyorsun, resmediyorsun ve sonuçta gerçekten ortaya çıkan senin eserin. çocuk, ana-babasından çok seni görüyor, model alıyor, taklit ediyor...
işlenmemiş bir hazine karşındaki, işledikçe artan... bir tohum var karşında. ya ekip, topragıyla ilgilenip, sevip büyütüyorsun, yeşeriyor sayende; belki doktor oluyor, daha sonra medet umduğun ya da kurutuyorsun, çürütüyorsun o tohumu, seni bıçaklayan oluyor ıssız bir sokakta. bu nedenle en önemli, en yüksek maaşın verilmesi gereken meslek ama ne yazık ki hakettiğini alamıyor türkiyede. şimdi sorsan, kaç kişinin hayali ki öğretmen olmak?

Şubat 01, 2010

o beni prenses peri sanıyooooo

günün fotosu:)

12 dereceyle ve mutlulukla başlayan bi gün... incecik çorap, elbise, topuklu ayakkabılar. güneş, tünel, tramisu, eski bi arkadaşla hoşsohbet. akşama doğru rüzgar, elbiseye mukayet olma çabaları :) ah be canım nasıl da aldandım ama o güneş yakar mı sandın ? dans dersi çıkışı, nasıl bir yağmurdur. önce sinirlendim taksi beni almadı diye - kısa mesafe- imiş. bunu da anlamam ha, kıme gore, neye göre kısa mesafe? o yağmurda gayet uzun geldi bana o yol. atladım otobüse, indim 2 durak sonra, şemsiyem bozukdu, ayaklarım vıcık vıcık, ıslaklığın etkisiyle ayakkabı ayağımı fena vurdu, canım acıdı, sinirlendim, taksi üstüme su püskürttü( burdaki fiil bu değil sanırım ama bulamadım şimdi, siz türkler nasıl diyor? hımmm :D ). durdum nefes aldım, gözlerimi kapattım, dilime bi şarkı doladım. kırık kaldırım taşına bastım = ıslandım, yine taksi su püskürttü = ıslandım, kadının biri şemsiyesini gözüme sokacaktı yan yanaydık, bi adam aramızdan geçmeye çalıştı ve '' e bayanlar ıkınız o semsıyelerle yanyana gecemeyeceksiniz'' dedi. şemsiyemi kapattım, gülümsedim ıslandım zaten sırılsıklamdım:) adam ilerledi snra beni bekledi yanına geldiğimde' söylediklerim karşısında gülümsemeniz çok zarifti, genelde insanlar böyle davranmaz, yağmurun etkısıyle sinirlenirler tarzında bir şeyler söyledi, gülümsedim, ilerledim, zaten hiç durmamıştım da. arkamdan kostrdu bı muddet, ' şey pardon, mesleğiniz nedir, adınızı öğrensem?'
şarkımı söylemeye devam etttim ' o beni prenses peri sanıyoooooo, ne hata yapsam geri sarıyooooo, mitolojiden biri sanıyoooo, bendeki de saç o taç görüyooooooooooo ' :)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...